Hep Sıra… Hep Sıra… Hep Kuyruk…

Şehir hastanesinde kuyruğa girmiş muayene sıramı bekliyordum. Başım nasıl ağrıyordu anlatamam. Sanki kafamın içinde dolanan bir şey birazdan burnumdan dışarı çıkacak gibiydi. Bu halimle kuyrukta beklemek sinirlerimi bozuyor, sinirim bozuldukça baş ağrım daha da şiddetleniyordu. Kuyruğun önündeki memur o kadar yavaştı ki daha fazla kendime hâkim olamayıp bağırıp kızmaya başladım. Adam kafasını kaldırıp gözlüklerinin arkasından suratıma baktı. O anda büyük bir patlama oldu. Bembeyaz bir ışığın içinde neler olduğunu anlamaya çalışırken, kendimi uzun boylu kara bir gölgenin koluna girmiş bilmediğim bir mekânda sürüklenirken buldum.

“Nereye gidiyoruz birader? Sen kimsin?” diye sordum.

“Öldün, öbür tarafa götürüyorum seni,” dedi, ölüm meleği olduğunu anladığım gölge. Biraz süzüldükten sonra beni bir yere bırakıp hızla kayboldu.

Ölümden sonra gideceğim yeri hiç böyle düşlememiştim doğrusu. Zihnimdeki mekân daha büyük, atmosfer daha masalsıydı. Lâkin pek de şad olmayan ruhum kendisini bir kuyrukta sıra beklerken buldu. Dünyadaki kuyruklardan tek farkı öne geçmek için cebelleşen insanların olmamasıydı. Hatta sıra yaklaştıkça bekleyenleri bir tedirginlik sarıyordu. Kolay değil tabii, amel kuyruğu bu. Sıradakilerin çoğu yaşlı ruhlardı. Ruhun yaşı yok hikâyelerinin ne kadar uyduruk olduğu çok aşikârdı. Konuştukları konulardan kaç yaşlarında olduğunu anlamak mümkündü. Torunlarının isimlerini birbirlerine söylerken gülümsüyorlardı. Hemen arkamdaki ruh, bir kadına aitti, kendi arkasındaki diğer ruha dünyada çektiklerini anlatıyordu. Kendimi bir mahalle dolmuşunda hissettim. Bir de arabesk bir şarkı sesi duyulsa tamamdı.

Kuyruğun başına doğru eğilip bakmaya çalıştım. Tabi beden olmayınca eğilmeye de lüzum olmadığını o anda anladım. Önümdeki sıralı ruhların hepsi şeffaftı, bakmak istediğim yeri dümdüz baktığımda da görebiliyordum.  Önünde dizildiğimiz bankoda büyük harflerle........

© dibace.net