Gülperi: Dinlenen Hayatlar, Susulan Acılar… |
Dışarıda şiddetli bir fırtına ortalığı kasıp kavuruyordu. Rüzgarın savurduğu kar camı dövüyordu. Evin içi sıcacık ve sakindi. Perdeleri yana sıyırmış, salonun camından etrafı seyrediyor, rüzgarın uğultusunu dinliyordum. Aradığını bulamamış, yersiz yurtsuz ruhların ıstırap mücadelesini anımsatan kar, insana kasvet duygusu veriyordu. Ayağımda içi muflonlu, pofuduk terliklerim, üzerimde mini ayıcık desenli polar pijamamla kendimi biraz daha güvende hissettim. Mutfaktan tarçınlı, karanfilli bitki çayımı alıp salona döndüğümde, televizyonda sinema saatinin başladığını gördüm. Merakla beklemeye koyuldum. Ekranda Almanca” Das Leben der Anderen” hemen altında Türkçe iri harflerle BAŞKALARININ HAYATI yazıyordu. Aklımdan, ilginç bir isim, diye geçirdim. Dudaklarımda “Başkalarının Hayatı” sözcüğü hayat buldu. Georg Dryman inançlı bir sosyalist yazardı ve Doğu Almanya’da sosyalist olmak senin özgür olduğun anlamına gelmiyordu.
Baskı altında olmak, kafamın içine gece gibi çöküyor. Hatırlamak, bir tuzak olabilir. İnsan yanılabilir mi?
Başkalarının Hayatı… mahallenin Diyarbakırlı Gülperi’si… Kınalı, gür saçlı, dar alınlı, ön dişleri altın kaplama, kaşı gözü yerinde, altmış yaşlarındaki o minyon kadın. Tıpkı yazarın sevgilisi, oyuncu Christa Maria gibi elinden sigarasını hiç düşürmezdi. Tek sermayesini, bir zamanlar sahip olduğu güzelliğini yitirmişti. Yüzünde, sağ yanağına doğru uzayan morlukla, gece hiçbir şey yaşamamış gibi, bahçede oturan komşu kadınlara dönüp, “Ne haber hatunlar” demişti. Gülperi kadınların yüzüne bakmadan konuşmuştu. O siyahlıkla görünmek istememişti. Elinde tüttürdüğü Yeni Harman sigarasıyla evine yönelmiş, kadınların cevaplarını beklemeden gözden kaybolmuştu.
Elimde yudumladığım bitki çayını sehpaya bırakıyorum. Yazar Georg Dryman ve oyuncu sevgilisi Christa şerefine verilen partide Bakan da var. Bak sen şu Bakan’a, tebrik bahanesiyle yazarın sevgilisi Christa’ya yaklaştı. Kimseye fark ettirmeden kalçalarını avuçladı. Yok artık! Bu ne cüret?
Orta sınıfa mensup insanların yaşadığı bu samimi mahallede herkes birbirini tanıyordu. Bütün kapı eşiklerinde kadınlar ezilmiş sinekler gibi oturuyordu. İşlerini bitiren bu kadınlar yorgun ancak dedikodu yapmaya nasıl da hevesliydiler. Gülperi’nin arkasından, “Hiç evde oturmuyor. Yemek, iş hak getire. Fellik fellik geziyor. Sonra da Kadir’den dayağı yiyip oturuyor.” diye konuştuklarına kaç kez tanık olmuştum.
Benim Gülperi’m onların anlattığı Gülperi değildi.
Çatılardan buzların sarktığı, sobaların ısıtamadığı soğuk evimizde bir keresinde hastalanmıştım. Ateşim yükselmişti. İlkokuldaydım, kaçıncı sınıftı anımsamıyorum. Başıma sirkeli bez koymuştu Gülperi. Ağzından hiç düşürmediği sigarasını tüttürmüş, dakikalarca ateşimin düşmesini beklemişti. Biraz tuhaf, küfürlü konuşma tarzı vardı. Olsun! Ona yakışıyordu. Ben onu o haliyle seviyordum. Başımda beklerken saçımı okşayıp durmuştu. Annem heyecanlanmış, korkmuştu ateşimden. “Doktora gitsek mi?” diye sormuştu. Gülperi gayet sakin, “Birazdan........