We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Liberalizm ve Sol

7 0 0
15.01.2019

Liberalizm ve Marksizm

Bu konuyu kavramsal düzeyde ele almak istemiyorum. Liberal ideolojinin Marksist eleştirisi çoktan tüketilmiş bir tartışmadır. Bu nedenle böyle bir tartışmaya yeniden dönmenin çok faydalı bir konu olmadığını düşünüyorum. Gerçi ben her ne kadar böyle düşünsem de Türkiye siyasi tarihi açısından tüketilmiş bir konu olmadığı da ortada. Marksizm, özgün bir siyasal felsefe, tarihin diyalektik materyalist bir yorumuna dayanan ekonomik ve toplumsal bir dünya görüşü, kapitalizmin Marksist açıdan çözümlenmesi, bir toplumsal değişim teorisidir. 1848 yılında Komünist Manifesto' nun yayınlanmasından günümüze kadar kapitalizmi ret ededenler in düşünsel kılavuzudur. Marksizm bir öğreti olarak siyasal, ekonomik ve felsefi bir bütünlük içerir. Marx’a göre liberalizmin iktisadi görüşü burjuva toplumunun sonsuza uzanacağı savından hareket eder. Liberalizm Modernizmin özgür insanını temel alarak, ekonomik/politik yaklaşımını özgür bireyin varlığını, yani bireyselliği öne çıkararak, bireyin yaratıcılığına yani “hür teşebbüse” dayandırıyor.

Liberalizme göre, ‘hür teşebbüs’ bütün ekonomik faaliyetin öznesidir. Marksizm, tam tersine liberalizmin bireysel ideolojisinin karşısına toplumsal bir bakış açısını öne çıkartır.

Siyasi liberalizm, insanları tek tek bireyler olarak değerlendirir. Her bireyin doğuştan eşit haklara sahip olduğunu, olması gerektiğini var sayar, insan hakları veya evrensel hukuk gibi değerleri öne çıkartır. Bu açıdan bakıldığında gerçekten özgürlük ve demokrasi mücadelesinin en tutarlı savunucusuymuş gibi gözükebilirler.

Marksizm’in özgürlük, demokrasi gibi kavramlarla ilişkilendirilebilmesi için siyasal liberalizmin ilkeleri ile ilişki kurmasına hiç gerek yoktur. Çünkü Marksizm zaten özgürlükçüdür, Doğanın insanların daha özgür olacağı bir evrene ulaşmak için bir eylem kılavuzudur.

Türkiye solunun Marksizm’le tanıştığı, onu içselleştirdiği tarihsel süreci çok eskilere dayanmaz. Bilimsel sosyalizm ve Marksist kitapların sorunlu çevirilerini de bir tarafa bırakırsak daha çok yetmişli yıllardan sonra daha fazla ilgi alanı oluşturmuştur. Bu tartışmalarda devrimlere öncülük etmiş ‘’usta” diye ifade edilen liderlerin pratik eylemlerini ve yorumlarını yazdıkları kitaplar kaynaklık etmiştir.

Sosyalist hareketler ise Türkiye pratiğinde bu liderlerin üslup ve tarzını kendi pratiklerine yansıtmışlardır. Josef Stalin’e toz kondurulmazken, Marksizm’i savunan Lev Troçki sol içinde dahi kimilerince görülmemiştir.

Reel sosyalizm tartışmaları

Kemalizm meselesi ile yüzleşmeye çok geç başlamış olan sosyalist hareketler sürekli ulusalcılığın etkisinde kalmıştır. Bu etki bazı sol grupları günümüzde devletin kurucu ideolojisi ile yan yana getirmiştir. Bazıları ise bu konuyu geçiştirmek isteseler de Türkiye siyasi pratiği onların yakasını hiç bırakmamıştır. Kürt sorununa söylem düzeyinde sadece ‘’Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” bağlamında yaklaşmışlardır. Ermeni meselesi ve diğer azınlıklarla ilgili konular ayrıca da inanç gruplarının talepleri yok sayılmıştır.

Sovyetler Birliğinin çökmesinden sonra gündeme gelen Reel sosyalizm tartışmaları sonrasında bazı eski Marksistler, Marksist düşüncelerin sonunu geldiğini ifade etmişlerdir. Ve liberallerde kapitalizmin mutlak ve sürdürülebilir bir sistem olduğuna dair düşüncelerini heybelerinden çıkartmışlardır. Devrime ve değişime olan inancını kaybetmiş eski sosyalistler ise bu fikirlerin etkisiyle liberal düşüncelerini kendi sol kimlikleriyle beraber savunacakları bir ortam bulmuşlardır. Türkiye deki sosyalistler açısında 12 Eylül darbesi ve yenilgisinin etkilerini de göz ardı etmemek gerekiyor.

Ara not

Bu siyasal değerlendirmelerin daha ayrıntılı değerlendirilmesi bu yazının sınırlarını aştığını düşünmekle birlikte, önümüzdeki döneme ait demokrat, sol, sosyalist hareketlerin politik yönelimlerinde ortaya çıkan arızalı durumlardan sakınmak için ön düşünceler düzeyinde şimdilik bu kadar da olsa ele almakta fayda olduğunu düşünüyorum. Demokratik hareketlerin dağınık ve etkisiz olduğu dönemlerde birlikte siyaset yapan insanların genel bir hem fikre ulaşmalarının gerektiğini düşünüyorum.

Bu es bölümünden sonra daha güncel değerlendirmelerle konuya tekrar dönersek;

Liberaller ve ÖDP

12 Eylül sonrası demokrasinin sınırlarının giderek daraldığı bir ülkede yeniden ayağa kalkmak için öncelikle demokratikleşeme yi savunmanın haklı gerekçeleri çoktan oluşmuştu. Buna uygun örgütlenme araçları ve siyasal faaliyet artık sosyalistlerinde gündeminde idi.

Bu oluşan gündem siyasal liberallerin özgürlük, eşitlik, insan hakları ve evrensel hukuk gibi konularda öne çıkardıkları söylemler nedeni ile aynı platform yada partilerde çalışma olanaklarını da ortaya çıkarmıştır. Türkiye’de güçlü bir liberal akım hiçbir zaman olmamıştır. Bu nedenle Burjuvazini etkili bir liberal partisi de hiç olmadı. Bu konuda ki girişimlerde Yeni demokrasi hareketi gibi oluşumlarda ülkemizde karşılık görmedi. Liberal eğilimler eski solcularla sınırlı kaldığı için diğer solla aynı zeminde buluşması da kolay olmuştur. Bu bağlamda ÖDP programıyla ve pratiğiyle içerisinde liberalleri de barındıran bir siyasi parti olarak tarihimize geçmiştir.

Burada yanlış olan bir şey yoktur, zaten mücadele hattı sistem içi demokratikleşmeyle sınırlı bir programı kapsamaktadır. Solun geniş bir kesimin kapsayan bu hareket ister kan uyuşmazlığı deyin, ister eski sol hastalıklar deyin, fazla sürdürülemedi. Çünkü Kürt meselesi konusundaki farklı yaklaşımlar ayrışmayı derinleştirdi.28 Şubat muhtırası ve sonrasındaki siyasal gelişmelerde bu ayrışmada etkili oldu. ÖDP’yi de aşan daha geniş birlikteliklere ihtiyaç duyuldu, ancak hem ulusalcı eğilimler, hem de Kürt hareketinin siyasetteki ağırlığı bu yapıyı dağıttı. Özgürlükçü sol bir siyasetin yeni imkânları, arayışları gündeme geldi. Bu haklı ve gerçekçi arayış sosyalistleri ve liberal düşünceye sahip insanları aynı politik faaliyetin içinde kalmalarına neden oldu. Çünkü Kürt meselesinin çözümüne dair TÜSİAD dahil çok farklı kesimlerin raporlar yayınladığı bir siyasal, tarihsel dönem içerisinden geçilmekteydi.

AB Tartışmaları

AB sürecinin Türkiye üzerindeki etkileriyle birlikte düşünüldüğünde Kopenhag kriterleri demokrasisi yok edilmiş bir ülke için neredeyse umut olmuştu. Bazen tarihsel süreç ‘’çıkarları” çakıştıra biliyor. Küresel şirketlerin Türkiye’nin AB ye girme isteğindeki Maastricht Kriterlerine duyduğu ihtiyaç ile Kürt hareketinin ve demokratların göz ardı edemeyeceği Kopenhag kriterleri Türkiye siyasetinin yönünü AB ye çeviriverdi.

Geleneksel devlet partilerinin AB konusundaki isteksiz ve ketum tutumlarına karşın, Siyaset sahnesine AB’ci AKP çıktı. AKP’nin bu serüveni kısa zamanda iktidar olmasına vesile oldu. Çünkü Erdoğan Kopenhag kriterlerini kastederek Türkiye AB ye alınmazsa Ankara kriterleri olarak yolumuza devam ederiz diyordu. Bu hareket hem yıllardır dışlanmış yok sayılmış mütedeyyin kesimlerin sözcüsü, aynı zamanda küresel şirketlere açık çek veren neo-liberal politikaların savunucusu, bir başka yönüyle de cumhuriyetin kuruluş........

© Demokrat Haber