İslamcılığın Komplo Teorisi – III: Anti-Semitizmin Modern Hali-1 |
Ortaçağ Hıristiyan tahayyülü, çok katmanlı bir Yahudi figürü üretmişti: İsa/Tanrı’nın katili; bu affedilmez günahın taşıyıcısı; Şeytan ve Deccal’in ortakçısı; düşmanların işbirlikçisi; İsa’nın dinmeyen nefret edicisi ve bu nefretin her fırsatta açığa vurucusu; masum Hristiyanların borç batağına sürükleyicisi ve o batakta boğucusu. Bu figür modern çağda bir anda terk edilmedi. Kilise’nin yüzyıllar boyunca kurduğu dil, kurumlar ve alışkanlıklar içinde uzun süre yeniden üretildi; fakat aynı zamanda, modernliğin kendi meşruiyetini kuran daha güçlü bir söylemin, Aydınlanma söyleminin, gölgesinde yeniden biçimlendirildi.
Kant’ın meşhur tanımıyla, insanın ergin olmama (Unmündigkeit) halinden çıkışı ve aklını başkasının kılavuzluğu olmadan kullanmayı göze alması anlamında Aydınlanma, Kilise’nin öğretilerini ve otoritesini sorgularken aklı tek hakem konumuna yükseltti. Fakat bu yeni hal, teolojik düşmanlık repertuvarını bütünüyle tasfiye etmekten ziyade, onu başka bir zemine tercüme etmeye de elverişliydi: Teolojik dil, yerini Aydınlanma diline bıraktı; Tanrı katili halk figürünün yerini, medeniyetin ritmine ayak uyduramayan; çağın temposuna yabancı; tarih dışı, donmuş; kapalı, kendi içine kıvrılmış, geçimsiz, geçirimsiz bir cemaat figürü aldı. Aynı aşağılayıcı yargılar sadece mucize ve günah kavramlarıyla değil; aynı zamanda ilerleme, medeniyet, akıl, fayda ve uyumluluk kıstasları içinden yeniden ifade edildi. Elbette Aydınlanma yekpare bir blok değildi; çatışmalı, çoğul ve kendi içinde gerilimlerle doluydu. Ancak bu çoğulluk içinde hissedilir bir tekdillilik de vardı: Bu tekdillilik “akıl” adına konuşurken, dışlayıcı bir toplumsal tipolojiyi yeniden kurguluyordu.
Voltaire’e bakın. Ona göre Yahudilik evrensel aklın ve ahlakın dini değildi, belirli bir halkın iç düzenine göre kurulmuş tarihsel bir yasalar toplamıydı. Halbuki “ilahi” bir yasa, salt bir cemaatin sınırları içinde kalmamalıydı; eğer Tanrı’dan geliyorsa, anlaşılır biçimde bütün insanlık için geçerli olmalıydı. Oysa Yahudilik ayrıntılı yasaklar, temizlik/kirlilik kıstasları, ritüel disiplinler ve ceza hükümleriyle örülmüş, dar ve kapatıcı bir normlar toplamıydı; bu yüzden de “evrensel” bir ahlakın değil, bir cemaatin kendini içeriden yönetme tekniğinin adı olabilirdi. Bu çerçeve içinde Voltaire, Yahudileri medeniyetin ritmine ayak uyduramayan, kapalı ve “tarih dışı” bir topluluk gibi sundu. “Büyük ve uygar milletler”in yasalarını ve bilgisini “küçük, karanlık ve esir” bir halktan alamayacağını iddia etti; Yahudilerin düşünce, bilim ve sanat alanlarında insanlığa kayda değer katkı sunmadıklarını, büyük uygarlıkların yanında sürekli geri kaldıklarını iddia etti. Yahudiliği, aklın ve özgür eleştirinin karşısına yerleştirdiği “batıl inanç” rejimi olarak çizdi; bu rejimin ürettiği toplumsal karakteri ise açgözlülük, çıkarcılık ve düşmanlık gibi ahlaki yüklemelerle resmetti. Yani modern çağın “ilerleme/medeniyet” sözlükleri ile eski Hıristiyan anti-Yahudi........