İktidara Yol Çizmek: Platon’un Mağara Alegorisi

“Ey peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeci
ve bir uyarıcı olarak gönderdik.”
(Ahzab: 45)

Bir mağara. Dar bir giriş, boğucu bir tünel. Güneş ışığının süzmesi dahi sızamıyor içine. İçinden ağır bir koku yayılıyor dışarıya. Mağaranın dar geçidinin bitip iç alanın başladığı yerde bir ateş yanıyor, alevleri mağaranın tavanına erişmekte. Ateşin hemen ardında birileri yürüyor; ellerinde taştan, tahtadan, mumdan yapılmış şekiller: kuş ve sair hayvan şekilleri, ağaç ve sair cansız şekilleri. Ateşin ışığı bu şekillerin gölgelerini mağaranın en dibindeki duvara yansıtmakta.

Ve bir duvar yükselmekte taşıyıcıların ardında. O duvarın arka tarafında, dibinde insanlar oturmakta; sırtları duvara dayalı, ayaklarından, kollarından, boyunlarından paslı zincirlerle zincirli. Ne ayağa kalkabiliyorlar, ne başlarını çevirebiliyorlar. Sadece donuk bakışlarla mağaranın duvarına bakabiliyorlar. Mağaranın duvarında geçit yapan gölgeleri izliyorlar. Doğduklarından beri böyleler. Görüp görebildikleri, bilip bilebildikleri tek şey o gölgeler. Onlara isimler veriyorlar: şu hareket eden kuş, bu ağaç. Gölgeye anlam veriyorlar, hikayeler uyduruyorlar.

Bir gün, nasıl olduysa, biri zincirlerinden kurtuluyor, ayağa kalkıyor ve arkasına dönüyor. İlk önce gözleri ateşin ışığıyla kamaşıyor. Gözlerini kapatıyor, elleriyle ovuşturuyor. Sonra yavaşça açıyor ve ilk duvarı fark ediyor. Sonra duvarın arkasına geçiyor ve ilk kez mağara duvarına yansıyan gölgelerin asıllarını görüyor. Kabaca yontulmuş şekilleri. Bir an için zihni karışıyor, anlamlandıramıyor, sonra anlıyor: hayatı boyunca gördüğü şeylerin sadece yansıma olduğunu.

Ateşe doğru yürüyor. Sıcaklığı yüzünü kavuruyor ancak sakınmıyor, yoluna devam ediyor. Ateşin arkasında bir geçit fark ediyor. Dar bir geçit, yukarı doğru kıvrılan. Tereddüt ediyor, ama içinden bir ses de itiyor onu. Dizlerinin üstünde sürünerek tırmanıyor, elleri kayıyor, nefesi kesiliyor. Sonunda dışarı çıkıyor. İlk anda gözleri kamaşıyor, tıpkı ateşi ilk gördüğünde olduğu gibi. Sonra yavaş yavaş gözlerini açıyor ve şeyleri görmeye başlıyor. Mağarada gördüğü gölgelerin gerçek hallerini görüyor: gerçek boyutlarında, gerçek renklerinde, gerçek sesleriyle, gerçek kokularıyla. Ve gökyüzüne bakıyor. Gökyüzünün ateşini orada asılı görüyor.

Zaman geçer, belki günler, belki mevsimler. Işığa alışır, nesnelerin düzenini öğrenir. Gerçeği bilmenin huzurunu duyar içinde, ama başka bir şeyi daha: huzursuzluğu. Gözlerini kapattığında hâlâ mağaranın duvarını görür. Oradaki zincirli insanları, gölgeleriyle konuşan dostlarını.

Ve bir çağrı duyar içinde, susturamadığı........

© Daktilo1984