Anti-Semitizmin Modern Hali-3
Modern kapitalizmi bir dinle özdeşleştirmek gerekirse, bunu Marx’ın “Yahudi Sorunu” makalesinde izlediği hat üzerinde değil, Weber’in “Protestan Ahlakı ve Kapitalizm” kitabında izlediği hat üzerinde aramak gerekir. Bu alternatif hat bizi apaçık tarihi bir hataya düşmekten de alıkoyar. Neden?
Kapitalizmin doğuşunu Wallerstein’dan takiple şöyle formüle edebiliriz: On dördüncü yüzyıl, Batı Avrupa feodalitesinin derin bir kriz dönemiydi. Veba salgınları ve buna eşlik eden nüfus daralması, tarımsal üretimde gerilimler ve verim kayıpları, iklimsel stresin arttığı Küçük Buzul Çağı’nın erken evreleriyle birleşince, mevcut üretim ilişkileriyle bunların üzerine kurulu siyasal düzenin istikrarını ciddi biçimde sarstı.
On beşinci yüzyılın sonundan itibaren ve Wallerstein’ın “uzun on altıncı yüzyıl” diye adlandırdığı dönem boyunca Avrupa merkezli bir dünya-ekonomisi biçimlenmeye başladı. Bu yapının çekirdeğinde Hollanda ve İngiltere gibi bölgeler yer aldı: uzun mesafeli ticaret ağlarını kuran ve yöneten, taşımacılık ve sigorta gibi hizmetleri örgütleyen, kredi ve finansman mekanizmalarını derinleştiren, daha yüksek katma değerli imalatı yoğunlaştıran ve bütün bunları güçlü bir devlet kapasitesiyle, özellikle donanma ve vergi-borçlanma düzenekleriyle güvenceye alan merkezler.
Çevrede ise Doğu Avrupa, Amerika kıtası ve Kuzey’in bazı parçaları, özellikle Danimarka–Norveç–Finlandiya hattı, çekirdeğin ihtiyaç duyduğu temel girdileri ve hammaddeleri sağlıyordu: tahıl ve tarımsal ürünler, maden ve ormancılık ürünleri, gemicilik için vazgeçilmez kereste ve katran gibi “deniz girdileri,” ayrıca geniş emek rezervleri. Bu bölgeler, dünya-ekonomisine çoğu zaman daha düşük katma değerli üretim biçimleri ve daha sert emek rejimleri üzerinden eklemleniyordu; böylece değer aktarımı, üretim zincirinin yapısı gereği çekirdek lehine işliyordu.
İspanya, Portekiz ve kuzey İtalya gibi yarı-çevre alanları ise iki tarafın arasında karma bir konum işgal etti: Bir yandan çekirdekten kredi, teknoloji ve ticaret üstünlüğü baskısı görüyorlardı, öte yandan çevreden gelen kaynakların aktarımında, yeniden ihracatında, imparatorluk lojistiğinde ve bazı imalat alanlarında aracı roller üstleniyorlardı; bu yüzden aynı anda hem sömüren hem de sömürülen ilişkileri birlikte taşıyan bir eklemlenme biçimi sergilediler.
Takip eden yüzyıllar boyunca bu dünya-ekonomisi coğrafi olarak genişledi; önce Atlantik havzasını bütünüyle içine aldı, ardından küresel bir ölçeğe taşındı. Fakat genişleme, yapının temel mantığını ortadan kaldırmadı. Çekirdek, yarı-çevre ve çevre ayrımı ile bu bölmeler arasındaki değer aktarımına dayalı işbölümü, biçim değiştirerek ama süreklilik göstererek yeniden üretildi. Değişen şey, çoğu zaman “bölmelerin varlığı” değil, bölmelerin içeriğiydi. Bazı ülkeler zamanla çekirdeğe yükseldi, bazıları yarı-çevreye geriledi; bazıları da çevre konumundan çıkmaya çalışırken farklı bağımlılık biçimlerine eklemlendi. Yani sistem, aynı üç bölmeli dil üzerinden konuşulmaya devam etti, ama hangi coğrafyanın hangi dilimde yer aldığı tarihsel olarak dalgalandı; konum değiştiren aktörler oldu, fakat konum değiştirmeyi mümkün kılan ve çoğu zaman sınırlayan yapısal işbölümü kaldı.
Wallerstein’ın........
