Lübnan |
ABD’nin ve İsrail’in İran’a saldırması, İran’ın da Ortadoğu’da kendisine saldırmayan başka ülkelere saldırması ve Hürmüz Boğazı’nı hukuka aykırı biçimde kapatması sonucunda ortaya çıkan savaşta, Lübnan ne yazık ki gölgede kaldı.
Oysa İsrail hükümeti, İran’daki teokratik diktatörlüğün desteklediği ve yıllardır İsrail’i hedef alan Hizbullah adlı köktendinci terör örgütünü hedef almak gerekçesiyle, Lübnan’ı da haftalardır savaş alanına çevirmiş durumdadır. İsrail’in Lübnan’a saldırıları sonucunda, binlerce sivil insan yaşamını yitirdi ve yaralandı, bir milyonu aşkın insan evsiz kaldı.
İsrail yönetimi, Filistin’in Gazze bölgesinde Hamas adlı köktendinci terör örgütünü gerekçe göstererek uyguladığı barbarlıkların bir benzerini, şimdi de Hizbullah’ı gerekçe göstererek, Lübnan’da uygulamaktadır.
İsrail yönetiminin ister Filistin’de olsun ister Lübnan’da olsun, terör örgütlerine karşı gerçekleştirdiği askeri operasyonlarda, sürekli masum siviller de yaşamını yitirmektedir.
İsrail’deki ırkçı ve faşist yönetim, İsrail vatandaşı Musevilerin dışında kimseyi insan yerine koymadığı ve umursamadığı için, teröre karşı mücadele adı altında, terör uygulamaktadır.
Ayrıca, İran yönetiminin ABD’ye sunduğu 10 maddelik bir öneri paketinin ABD tarafından “çöpe atılmasının” ve reddedilmesinin ardından, yeni maddelerde bir uzlaşma olasılığı doğunca, İsrail’in Lübnan’da yüzden fazla hedefe bomba yağdırması, ABD ile İran arasındaki olası bir uzlaşmayı da tehlikeye atmıştır.
Lübnan, dünyanın en eski uygarlıklarına ev sahipliği yapmış bir coğrafyada yer alan bir ülkedir. Lübnan’da MÖ 5000 yılından beri yerleşim bölgeleri bulunmaktadır.
Fenike uygarlığı MÖ 2500 yılı civarında Lübnan’da doğmuştur ve binlerce yıl bölgedeki diğer uygarlıkların da gelişmesine katkı sağlamıştır. Antik Yunan dilinin alfabesi Fenike alfabesinden, Latin alfabesi de antik Yunan alfabesinden esinlenilerek geliştirilmiştir. Bugün dünyanın büyük çoğunluğu Latin alfabesini kullanmaktadır.
Ancak Lübnan Fransa’dan bağımsızlığını kazandıktan sonra, bir türlü istikrara kavuşamadı, sürekli iç savaşlara ve işgallere sahne oldu.
Lübnan’da nüfusun yüzde 95’i Araplardan oluşmaktadır. Nüfusun yüzde 41’i Hıristiyan, yüzde 53’ü Müslümandır. Müslümanların da yaklaşık yarısı Sünni, yarısı Şiidir.
İran’daki teokratik diktatörlük, 1979 yılında kurulduğundan beri kendi sınırlarıyla yetinmediği ve yayılmacı bir strateji izlediği ve bu çerçevede Irak’ın, Suriye’nin, Yemen’in, Lübnan’ın içişlerine, Şii mezhepçiliği üzerinden müdahale ettiği için, Lübnan’daki Hizbullah da, Şii nüfus içindeki Lübnanlılar tarafından, İran’ın askeri, mali ve stratejik desteğiyle kurulmuştur.
Hizbullah devlet içinde devlet gibi hareket etmektedir ve bağımsız bir silahlı güce sahiptir. İran’daki yönetim, Suriye’deki eski yönetim ile birlikte, Lübnan’ın bölünmesine ve parçalanmasına neden olan güç odakları arasında yer almaktadır.
Lübnan bağımsızlıktan sonra, hem Suriye hem de İsrail tarafından defalarca işgal edilmiştir. İran da Lübnan’ı dolaylı olarak, Lübnan ile ortak bir sınırı olmadığı için, Hizbullah üzerinden işgal etmiştir.
Lübnan’da halk, Lübnan vatandaşlığı üzerinden de, Arapça ve etnik kimlik üzerinden de bir birlik ve beraberlik kuramadığı ve din ile mezhep fetişizmine saplandığı için, küresel emperyalizmin de etkisiyle, din ve mezhep savaşlarından bir türlü kurtulamamıştır. Lübnan’da 1975-1990 yılları arasında Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında ortaya çıkan iç savaşta yaklaşık 150 bin kişi yaşamını yitirmiştir.
İran, Suriye ve İsrail’deki yönetimler de, Lübnan halkının din ve mezhep konusundaki zaafiyetini kullanarak, ülkenin daha da fazla bölünmesine ve parçalanmasına neden olmuşlardır.
Dincilik ve mezhepçilik sona ermedikçe ve laik bir düzen kurulmadıkça, Ortadoğu’nun barışa kavuşması olanaksızdır.
Türkiye’nin alması gereken en büyük ders de budur!