Şiirin ve acının ülkesi İran
Sevgili okurlarım İran’da aralık ayından bu yana iktidara karşı yapılan protestolar şiddetini artırarak sürüyor. İnternet ulaşımı olmadığından biz de İran’ı pek de sevmeyen Avrupa ve Amerikan basınından bir şeyler öğreniyoruz. Trump da “Ha vurdum vuracağım” diye tehdit ediyor. Şimdi gelelim işin püf noktasına, bazı ülkelere Batı kendi gözlükleriyle bakar. Örneğin bizde bile Mao’nun ülkesi Çin, değersiz mallar üreten, bunları ucuza satan bir ülke olarak bilinir. Oysa teknolojinin getirdiği olanaklarla çöl olan topraklarını bile ağaçlandırdığını, uzayda dolaştırdığı uydularla kendi ülkesinde ve dünyada olup bitenleri izlediğini, ulaşım teknolojisinde Amerika ve Almanya’ya rakip olduğu pek bilmeyiz. İran için de aynı şey geçerlidir. Onun imajı ise karanlık; mollaların şeriat kanunlarıyla yönettikleri, her alanda özgürlüklerin kısıtlandığı, özellikle de kadınların evlere hapsedildiği, neredeyse taşlandığı bir ülke olduğudur. Acaba İran sadece bu mu?
Değildir çünkü İran, İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyayı yöneten İngilizlerin kotardığı Irak ve Ürdün gibi bir ülke değildir. Büyük Pers İmparatorluğu’nun bir devamıdır, bu nedenle her ulustan insanların birlikte yaşadığı bir ülkedir. Tıpkı bizim gibi İran’ı da kavramak zordur. Ben İran’a üç kez gittim. Gördüklerimin yaşadıklarımın birazını bugün sizinle paylaşmak istiyorum.
İlk gidişim 1990 yılı. Humeyni devriminin 11. yıldönümüydü. Beni Tahran’da yapılan Uluslararası Film Festivali’ne davet etmişlerdi. Senaryosunu Orhan Kemal’in Murtaza adlı romanından uyarladığım, Ali Özgentürk’ün yönettiği Murtaza filmi festivalde gösterilecekti. O günlerde İran hakkında bilgilerimiz çok azdı. Ortam da çok........
