menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Karakol gölgesinde renk: Fikret Muallâ

18 4
monday

Bu haftaki yazımda, bir ressamın paletine sinmiş bir duygunun izini sürmek istiyorum: Korkunun. Öyle büyük lafların korkusu değil; kapı ziline, adım sesine, üniformanın gölgesine tutunan, insanı her gün yeniden yoklayan türden… Fikret Muallâ’nın hayatını “renk” diye anıyoruz ya; o rengin arkasında, çoğu zaman böyle bir tedirginliğin tortusu var.

Muallâ 1903’te Moda’da doğar. Varlıklı bir evin içinde büyür; iyi okullarda okur: Saint-Joseph, ardından Galatasaray. Dışarıdan bakınca güvenli bir çizgi gibi… Ama insanın iç dünyası bazen daha çocukken kırılır. Anlatılanlara göre Muallâ, Galatasaray yıllarında futbol oynarken ayağını kırar ve topallık hayatının kalıcı eşlikçisine dönüşür. Bu sadece yürüyüşte bir değişiklik değildir; insanın kendine bakışını da kesen bir çizgidir. Üstelik peşinden gelen kayıp daha ağırdır: İspanyol gribi yıllarında annesini yitirir; kendi içinde o acının suçunu taşır. Böyle travmalar, bir çocuğun karakterine “öfkeli bir kabuk” gibi oturur. Muallâ’nın sertliği, küfrü, taşkınlığı… Bazı anlarda bir “huysuzluk” değil; kendi yarasına verdiği bir cevap gibidir.

Sonra Avrupa gelir: İsviçre, Münih, Berlin… Resimle kurduğu bağ, bir heves değildir; bir varoluş biçimidir. Muallâ’nın hikâyesinde içki de vardır, kavga da; ama resim, bunların süsü değil. Tam tersine, bütün o dağınıklığın içinde tutunabildiği tek ipin adıdır. İstanbul’a döndüğünde, öğretmenlik denemeleri, bohem hayat, para sıkışıklığı, kırık ilişkiler… Beyoğlu’nun ara sokakları, meyhane masaları, bir tabureye sığan gece.

Ve o meşhur kırılma: Degüstasyon Lokantası. Yıl konusunda........

© Cumhuriyet