menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bizim burada ne işimiz var?

20 0
saturday

Mussolini, 9 Kasım 1926’da kendisine yapılan bir saldırıyı bahane ederek olağanüstü hal yasalarını uygulamaya koydu ve ilk iş olarak da muhaliflere gözdağı verdi. Antonio Gramsci, parlamenter dokunulmazlığı olmasına rağmen diğer komünistlerle birlikte tutuklandı. Davada faşist rejiminin savcısı Michele Isgro, “Bu beynin çalışmasını yirmi yıl süreyle durdurmalıyız!” diyerek maksadını ortaya koydu. Böylelikle faşizm bütün İtalya’ya kök salacak; Gramsci’nin tezleri havaya uçacaktı. Ama onun çok uzun süren cezaevi günlerinde beyninin işlemesi durmadı. Tam otuz iki parçadan oluşan, bugün hâlâ devlet ve hegemonya özelinde yararlandığımız “Hapishane Defterleri” böyle böyle oluştu. Yapıtına da şöyle bir not düşmüştü: “Öyle sanıyorum ki insanlık tarihinde, son nefesine dek kendi yetileri ile amansız yazgı arasında, çalışmak, öğrenmek ve savaşmak isteyen insan ile onu yavaş yavaş yitirip tüketen kaba güç arasında böylesine acıklı bir savaş örneği yoktur.” Düşünsel planda dünya tarihinden el alarak sınıfsız bir dünya özlemiyle yanıp tutuşan, çağdaş köleliğe sistemli bir biçimde başkaldıran Aydınlanmacıları örnek gösteriyordu. Bitmeyen, nefes nefese, soluksuz bir mücadeleydi bu.

Türkiye ölçeğine bakıldığında ise Gramsci’nin bu sözlerini aratan gerçek bir aydın katliamı yaşandı. Her biri deyim yerindeyse hastalık bulaşmış hayvanlar gibi itlaf edildi. Yok edilemeyenler ise demir parmaklıklar ardına atıldı. Tüketilmek istenen onların düşünceleriydi. Hatta öyle bir hale geldi ki süreç içinde “cezaevi okulu”na dönüştü her şey. İbrahim Balaban’ın ressamlığa, Orhan........

© Cumhuriyet