menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yanlış anlaşılan milli irade

38 0
26.03.2026

Günümüz evrensel ve çağdaş demokrasisinde önemli olan sayısal demokrasi değil, çoğulcu ve katılımcı demokrasidir. Çoğulcu demokrasi modelinde temel kural “hak ve özgürlüklerin hiçbir biçimde özüne dokunulamayacağı ve hukukun üstünlüğü ilkesinin zedelenemeyeceği”dir.

Çok partili demokrasi yaşamımızda 14 Mayıs 1950’den bugüne 76 yıldır “milli irade” konusu tamamen yanlış anlaşılmış ve yorumlanmıştır.

Sağ görüşlü “muhafazakâr” partiler Demokrat Parti (DP), ardından Adalet Partisi (AP), Doğru Yol Partisi (DYP) ve son 25 yıldır AKP, “milli irade kuramı”nı yanlış yorumluyor.

Bu partiler, milli iradeyi seçimleri kazanmış partinin, siyasal iktidarı ele alması ve ülkeyi istediği gibi yönetmesi olarak değerlendiriyor; milli iradeyi demokrasi ile eşdeğerde tutuyor. Oysa bu anlayış özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı demokrasilerinde terk edildi.

Öncelikle “milli irade” kavramının tarihsel, siyasal ve hukuksal geçmişini özetleyelim.

“Hâkimiyet” bugünkü dilde “egemenlik” kavramı ortaçağda, kendisinden daha üstün hiçbir güç tanımayan, “mutlak güç” anlamında kullanılıyordu. Bu güç Tanrısal köklere dayanıyor, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız Tanrı’nındır” biçiminde özetleniyordu. Bu mutlak gücün de yeryüzünde Tanrı adına krallar tarafından kullanıldığı kabul ediliyordu.

Krala karşı çıkmak, Tanrı’nın gücüne ve varlığına karşı çıkmakla eşdeğerde tutuluyor; karşı çıkanlar ölümle cezalandırılıyordu.

İktidarın kaynağını Tanrı’dan alan ve yüzyıllar süren bu düşünce, aydınlanma felsefesinin gelişmesiyle yıkıldı. Rönesans ve reform hareketi Avrupa’da yüzyıllar içinde gelişti, çok ağır bedeller ödenerek ve kan dökülerek Aydınlanma çağına ulaşıldı. Artık yalnızca inanan, biat eden değil, fakat düşünen ve olup biteni akıl terazisinde yargılayan insan ortaya çıkmıştı. Ardından, Tanrı’dan aldığı hâkimiyeti kullanan kral yerine üstün güç olarak “halk hâkimiyeti”, “halk egemenliği” kavramı gelişti.

Egemenlik milletin temsilcisi olarak seçimle işbaşına gelen meclisler tarafından kullanılmaya başlandı. Buna göre seçimle gelmiş parlamentolar milli egemenliği, milli iradeyi temsil ediyordu. Siyaset bilimci ve anayasa hukukçusu Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya’nın belirttiği gibi, “milli irade kuramı” 1789 İhtilali’nin ürünüdür. “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” sloganının amacı da “egemenlik” tacını kralın başından alıp milletin başına koymaktır. (1)

Bu “milli irade” anlayışı 18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar sürdü. Ancak, II. Dünya Savaşı’nın sonunda bu kuram da çöktü;........

© Cumhuriyet