menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Erbak Ailesi'nin tutku dolu, ilham verici hikayesi..

2 0
previous day

Hayatını durdurmuş, bambaşka bir uğraşın onu ulaştıracağı yeri merak etmiş ve sonra da herkese hem hayallerini gerçekleştirebilmenin hem de hayatına kaldığı yerden devam edebilmenin gücünü göstermiş. İlham dolu bir hikaye. Hangi ailede doğduğunuz, nasıl büyüdüğünüz kesinlikle çok büyük bir şans ancak o aileyi yarınlara nasıl taşımak istediğiniz konusu gündeme geldiğinde o şansı kendiniz yaratıyorsunuz. Daha fazla uzatmadan aşağıda sizlerle Ceylin Erbak Aytekin'in sorularıma vermiş olduğu samimi yanıtlarını paylaşıyorum.

1. 212 Photography İstanbul'un 9'uncu edisyonunda üç kuşaklık bir fotoğraf arşivinin içinde yer aldığı, dün açılışı gerçekleştirilen "Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar" adlı serginizin ilk haberini aldığımda, dede, baba ve torunun ortak tutkusunun bu sergide bir araya geldiğini okuduğumda nasıl bir sergi olacağını merak ettim. Nasıl anlatırsınız serginin hikayesini?

Bu hikâyenin başlangıcı, dedem Nuri Z. Erbak’ın 1930’lu yıllarda fotoğraf makinesiyle çıktığı yolculuklara uzanıyor. Seyahatin bugünkü kadar kolay olmadığı bir dönemde dünyanın birbirinden çok farklı coğrafyalarına gitmiş ve karşılaştığı hayatları fotoğraflamış. Babam Mehmet H. Erbak’ın seyahatleriyle genişleyen bu arşive zamanla benim fotoğraflarım da eklendi.

Son yıllarda, özellikle anne olduktan sonra, bu arşive farklı bir gözle bakmaya başladım. Önceleri fotoğrafların nerede çekildiğine, karede kimin olduğuna bakıyordum. Zamanla asıl merak ettiğim şey, dedemle babamın neye bakmayı seçtikleri oldu. Dedem neden tam orada durmuş, babam neden o anı saklamaya değer bulmuş…

Bir süre sonra üç kuşağın fotoğraflarının kendi aralarında bir anlam bütünlüğü oluşturduğunu fark ettim. Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar bu bütünlüğün peşinden gidiyor. Bize aktarılan asıl miras fotoğraf makinesi ya da fotoğraf çekme alışkanlığından çok, dünyaya merakla bakma, görülmemiş olanı keşfetme ve görülenden bir iz saklama isteği.

2) Peki serginin kurgusunu nasıl anlatırsınız? Mesela burada sergilenen fotoğraflar arasında dedenizin 1930'larda kullanmış olduğu ilk fotoğraf makinesi ile babanız veya sizin de çekmiş olduğunuz fotoğraflar yer alıyor mu hiç? Böyle bağlantılar da mevcut mu?

Serginin kurgusu teknik bir devamlılık üzerinden ilerlemiyor. Dedemin makinesini önce babamın, sonra benim kullandığım, aynı makineyle üç kuşağın fotoğraf çektiği bir hikâye yok. Aktarılan şey makine değil, bakış.

Üstelik fotoğraf çekme biçimlerimiz teknolojik olarak birbirinden çok farklı. Dedem sınırlı sayıda film karesiyle yola çıkıyor ve çektiği fotoğrafı belki haftalar sonra görebiliyor; onun için deklanşöre basmak başlı başına bir karar. Babamın kuşağında imkânlar artıyor ama seyahat hâlâ zor; onun fotoğraflarında bir yere ulaşmış olmanın, görülmesi güç bir yeri kaydetmenin hissini görüyorum. Benim kuşağımda ise neredeyse sınırsız fotoğraf çekebiliyoruz. O yüzden mesele çekmekten çok doğru eleyebilmek.

Sergide üç farklı teknolojiyi, ama ondan da öte üç farklı zamanı ve üç farklı bakışı yan yana görüyoruz. Fotoğraflar aynı zamanda dünyanın nasıl değiştiğini de gösteriyor. Zamanı serginin dördüncü karakteri olarak tanımlamamızın bir nedeni de bu.

3) Kurumsal dünyada Uludağ İçecek Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olarak tanınıyorsunuz ancak hayat hikayeniz farklı kaynaklardan araştırıldığında iş insanı olmanızın yanı sıra aynı zamanda bambaşka kimlikleriniz olduğu da çıkıyor ortaya. Örneğin Hindistan'a yapmış olduğunuz bir seyahat sırasında 80 yaşınıza geldiğinizde eğer yazarlığa dair olan tutkunuzun peşinden gitmemiş olursanız çok mutsuz olacağınızı düşünerek işten ayrılma kararı almışsınız. Sonra işten ayrılmış ve de her gün işe gider gibi çalışma odasına gidip tüm gün öyküler yazıp, ardından da ilk öykü kitabınızı piyasaya çıkarmışsınız. Sonradan devamı da gelmiş. Cesur bir karar. Şu an hayatınızda yazarlığa istediğiniz şekilde vakit ayırabiliyor musunuz?

Dürüst olmak gerekirse istediğim kadar ayıramıyorum. Ama yazıyla kurduğum ilişki hiçbir zaman kaybolmuyor, sadece frekansı ve içeriği o günün ihtiyaçları çerçevesinde farklı formatlara evriliyor.

Hindistan seyahatimde kendime çok basit bir soru sormuştum: “80 yaşına geldiğimde, kitap yazmayı hiç denemediğim için pişman olur muyum?” Cevabım net bir şekilde evetti. Bunun üzerine işten ayrıldım ve bir süre yazmayı işim haline getirdim, bunun üzerine iki kitabım yayınlandı.

Bugün hayatım çok farklı. Uludağ İçecek’teki sorumluluklarım da annelik de hayatımın merkezinde. Dolayısıyla o dönemki gibi bütün günümü yazıya ayırmam mümkün değil. Ama yazarlık yalnızca masaya oturup yazdığınız saatlerden ibaret değil. Dünyayı nasıl gözlemlediğiniz, insanları nasıl dinlediğiniz, hafızayla nasıl ilişki kurduğunuz da onun bir parçası. Diğer bir deyişle, nadasa yattığınızda neleri........

© CNN Türk