We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Bursa’da geçen sanat dolu 30 saatin ardından..

2 0 0
01.06.2022

Öncelikle Nilüfer Belediyesi’nin Bursa’nın 6 farklı mekanında gerçekleştirdiği “Yukarı Bak: Sınırlı Coğrafya’nın Yıldızlı Ufukları” sergisinin küratörü Yekhan Pınarlıgil’den öğrendiğim kadarıyla bu serginin adı, kendisinin Yunanistan’da yıldızlı bir geceye bakarak yaşadığı güzel bir andan geliyor. Koskocaman bir yemek masasında yemeklerimizin henüz daha gelmediğini fırsat bilerek kendisine serginin adının nereden geldiğini merak ettiğimi söylediğimde bana “aşağı bakarak kahkaha atamazsınız, yukarı bakarak atarsınız” demiş, bu söylemi duyduğum an çok sevmeme neden olmuştu.

Pınarlıgil ile yaptığımız bu kısa sohbet, Tayfun Serttaş ve Canan’ın iki kişisel sergisinin olduğu Nazım Hikmet Kültür Evi’ne olan ziyaretimizin ardındandı. Bu sergilerden az evvel çıkmış olduğumuz için düşündüklerini sormuştum ve kendisi de bana bu iki mekanın sanatçıların eserlerine uygun mekanlar olduğunu, her şeyin buna göre seçilmiş olduğunu söylemişti. Yeşil ekolojinin yeterli olmadığını, sosyal ve bireysel ekolojinin de olması gerektiğini aksi takdirde insanlığın uçuruma doğru gitmekte olduğunu anlatırken de: “Hayvanlarla bu dünyayı beraber paylaşıyoruz, daha doğrusu paylaşamıyoruz, çoğunun nesli tükenmeye başladı. Kendimize yemek çıkarıyoruz. Canan, mitoloji & toplumsal, hayal gücünden “yukarı” bak diyor. Unuttuğumuz sembolleri, ölmüş, donmuş hikayeleri canlandırıyor, yaşama getiriyor. Tayfun ise doğa tarihinden, aydınlanmadan çıkıyor yola, bir nevi ölü hayvanları yaşatıyor. Dolayısıyla bu sergiler ile çok çok eski dönemlerden başlayarak unuttuklarımızı yeniden hatırlamaya çalışıyoruz.” cümlelerini kurmuştu.

Nazım Hikmet Kültür Evi’ndeki bu iki sergiye ilişkin ise, Canan’ın bu sergide yer alan bazı eserleri ise bana sonbaharda İstanbul’da açmış olduğu sergiden tanıdıktı (15 Kasım 2021 tarihli yazımdan okuyabilirsiniz.) Ancak sanatçı Tayfun Serttaş’ın eserleri ile bu sergide ilk kez karşılaştım ve açıkçası bu sergi bende tanımsız izler bıraktı. Çünkü orada hissettiğim beklenmedik ve insanı ters köşeden vuran bazı duygular, üzerimde kalıcı oldu.

İşin aslı ben bu sergiye kadar hiç doğa tarihinin Osmanlı bilim dünyasındaki öncüsü Avusturya kökenli bilim adamı Karl Eduard Hammerschmidt (imparatorluktaki ismiyle Abdullah Bey)’in hikayesini duymamış ve de merak etmemiştim. Bu sergide ise Serttaş sayesinde bu hikayenin aslını öğrendim. Çünkü sergiyi bize gezdirmeden önce Serttaş, 1848 yılındaki Viyana ayaklanması sonucu Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan Abdullah Bey’in hikayesinden başlayarak, Abdullah Bey’in zoolojiyi nasıl İstanbul’da sürdürmek istediğini, 1870 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk doğa tarihi müzesini (yerküredeki tüm varlıkları, insanın karşısına belli bir tasnif ve kronolojik düzen içinde seren müze olarak tanımlanıyor) nasıl kurmakla görevlendirildiğini ve sonra da 1848’deki Beyoğlu Yangını esnasında o güne kadar biriktirilen doğa tarihi koleksiyonunun nasıl tahrip olduğunu hiç bilmediğimiz yönleri ile anlattı.

Bu anlatımlardan ise öğrendiklerim şöyle şeyler oldu. Mesela Osmanlı İmparatorluğu’nun kamuya açık ilk doğa tarihi müzesi, tam adıyla “Le Musee d’Histoire Naturelle d’Ecole Imperiale de Medecine de Constantinople” Dr. Abdullah Bey tarafından, aslında o Beyoğlu yangının ardından yeni bir doğa tarihi koleksiyonu ile beraber 1871’de açılmış. Abdullah Bey bu süre zarfında, Avrupa’daki doğa bilimciler ile temasa........

© CNN Türk


Get it on Google Play