Kimse henüz olacakları bilmiyor yani.
Bu ömrün sonunda olacakları bilmediği gibi, birkaç saatin sonunda olacakları da bilmiyor. Ölüm o nedenle insana bir yaşamın sonunda gelen bir şey değil aslında. Her gün her saniye gelebilen bir şey. Ölmeden ölebilmek hem sana hem de yanındaki insanlara pat diye bir anda olabilen bir şey. Hatta eşyalarına, duygularına, düşüncelerine bile olabilen bir şey.

Geçen gün Anna Laudel’de “Hiçbir yer” adını taşıyan sergisinde Mehmet Sinan Kuran ile sohbet ederken belki de o nedenle ölümü gerçekte alışkın olunan o yalnız, soğuk, donuk ve de renksiz hali ile göremedim. Onun yerine daha coşkulu, daha sirk gibi, daha eğlenceli ve daha renkli bir yer gibiydi. (2020 yılında Anna Laudel'de gerçekleştirdiği sergisinin adı "öldükten sonra gerçekleşen" anlamına gelen "Posthumous"muş. Bu sergi ise o serginin devamı niteliğinde "Hiçbir yer" adını taşıyan, dünyanın ölümlülüğü ile bizi farklı bir yolculukla yüzleştiren bir sergi.)

Serginin hemen giriş katında tavandan sarkan kesik balık sashimi’nin tam karnından çıkan ışığın karşısındaki iki minik balığı aydınlatışı insanı sıcacık hissettiren bir şey. Aynı sashimi’nin gerçekte Mehmet Sinan Kuran’ın ölen annesi, karşısındaki iki minik balığın da kendisi ile ablası olduğunu öğrendikten sonra ise bu sıcacık his yerini daha başka daha derin bir hisse bırakıyor. Ölüme ve de ölümün sevenler ile aileleri ne olursa olsun birbirinden ayıramayacak oluşuna dair güçlü bir his ile doluyorsunuz. Çünkü bir annenin ölüm sonrası gittiği yerden oğluna ve kızına tuttuğu ışığı, bu aydınlık bağı görmek, ölüme bakıyor olsanız dahi sizi yine de iyi hissettiriyor.

Yaşamda olmayan bir annenin, bilmediğimiz bir dünyadan, burada yaşamda olan oğluna tuttuğu ışık.. Geride kalan oğlunun, annesine tüm imkansızlıklara rağmen hala bağlı olduğunu hissedebilmesi ve de anlatabileceği her şekilde bu hissi anlatabilmesi..

Dolayısıyla, dayanamadım ve sergiyi başlatan bu ışığın kaynağından aldığım güç ile sordum bu anne oğul ilişkisini.. Nasıl bir kadınmış, neler yaparmış, araları nasılmış, kendisi bir aşk çocuğumuymuş diye sormak, hikayesini dinlemek istedim.

Sonra da gördüm ki tabiki de tesadüf değil bu olanlar..
Ne Mehmet Sinan Kuran’ın yaşadığı film gibi hayat ne de onun sanatçılığının bir volkanın tam kalbinden çıkan alevleri gibi kendinden dışarı çıkışı ne de bu yaşamda kendine yaşamayı seçtiği büyük aşk..

Annesinin hikayesi şöyleymiş meğer..
Mehmet Bey’in dayısı, annesinin genç kızlık döneminde bir denizaltı kaptanıymış. İki denizaltı yola çıktıkları bir gün bu denizaltılardan birinin birden battığı haberi gelmiş eve. Hem de anneannesine.. Daha batan denizaltı oğlunun denizaltı olduğunu öğrenmeden de anneanne dayanamamış bu habere.. Ne yapacağını bilememiş kendiyle. Nasıl dayanılır ölüme..? Nasıl kaçılır acıdan..? Dayanamamış, bir anlık bir kararla alıvermiş kendi canını.. Sonra da batan denizaltının oğlunun kaptanı olduğu denizaltı olmadığı haberi gelmiş.

Bu talihsiz olayla gün ortası, kendi evinin tam ortasında karşılaşan Mehmet Bey’in annesi ise, ne yapsın dayanmaya çalışmış.. Bundan sonraki yaşamına.. Bundan sonraki kendine.. Başlamakta olan, belki bir gün bitecek belki de hiçbir zaman bitmeyecek tarifsiz acı dolu günlere..

Zaman geçmiş..
Tanık olunan bu durumun üzerinden günler, haftalar, aylar geçmiş. Bir gün bir dostu Mehmet Bey’in annesini, biraz insan içine çıksın, havası değişsin diye bir düğüne davet etmeye evine gelmiş. O da “bilmem ki..” dese de başta, hayır deyip kesip atmak yerine, kalkmış giyinmiş ve de ne gelinini ne de damadını tanımadığı o düğüne gitmiş.

Bundan sonrası ise şans mıdır kısmet midir bilinmez..
Mehmet Bey’in annesi düğünde, kendi köşesinde oturmuş gelinle damadı beklerken birden içeri bembeyaz kıyafetli yakışıklı bir adamın girdiğini görmüş. Sonra da aynı adamın kendisine doğru yaklaştığını ve de elini ona doğru uzattığını.. Bu ani dansa davet hoşuna gitmiş olacak ki kalkmış bu beyefendi ile dans etmeye başlamış. Arka fonda çalan parça komparsita’ymış..

Parça bitene kadar dans etmişler. Parça bittiği anda ise bu beyaz takım elbiseli adam orkestraya işaret ederek parçayı yeniden başlatmış ve komparsita bittiği yerden yeniden başlamış. Bunu gören gelinse ağlayarak kendi düğününden koşarak kaçmış. Çünkü beyaz takım elbiseli adam aslında Mehmet Bey’in annesinin ve arkadaşının düğünlerine geldikleri çiftin damadıymış..

Bu hikayenin ardından ne olmuş derseniz.. Tabiki de beyaz takım elbiseli damat ile Mehmet Bey’in annesi bir kaç ay içinde yıldırım nikahı ile evlenmiş ve sonra da dünyaya bir kız bir de erkek evlat getirmiş. Mehmet Bey anne ve baba sevgisi ile dolup taşarak büyümüş. Varlık da gördüğü olmuş yokluk da. Acı da çektiği olmuş tarifsiz mutluluk da.

Sonrasında ise İstanbul’da parasız olduğu zamanlarda şans eseri bir dostu Mehmet Bey’e sipariş bir iş getirmiş. Bu iş istek bir resimmiş. Bu isteği duyunca ilk önce “ben ressam değilim, yapamam. Ben Picasso muyum? Kim 500 - 600 lira verecek benim resmime?” dese de bir şekilde bu ilk resmi yapmayı seçmiş. O zamanlarda bu günlerdeki gibi resim yapmıyor olsa da bir şekilde bu ilk denemeyi yapmış. Bu sipariş resmin sahibi ise Sedef isminde, dünyalar güzeli bir hanımefendiymiş. Bu ilk resmi sahibine vermek ve karşılığında da resmin parasını almak için buluştuklarında Sedef Hanım kendisine “Senin gibi resim yapan biri sadece resim yapmalı..” demiş. Mehmet Bey o ilk gün Sedef hanım ile buluştuktan sonra ise kendisine “ben senin aşkından ölüyorum, artık sensiz yaşayamam..” demiş.

Sonrasında ne mi olmuş?
Mehmet Bey, kendisine sanat kariyerine başlamasını sağlayan ilk resmi yaptıran, ilk görüşte deliler gibi aşık olduran bu kadının peşini bırakmamış. Sedef Hanım da ne yapsın, sanatçısının kim olduğunu hiç bilmeden, sadece evine minik renkli bir resim almak isterken içine dahil olduğu bu beklenmedik kaderin karşısında duramamış. Aşık oldum demiş ve de kalbinin sesini dinleyerek, aşkının götürdüğü yere gitmiş.

Yani anlayacağınız Mehmet Bey ve Sedef Hanım, bir nevi Mehmet Bey’in anne ve babasının başka yollara, kaderlere gitmeye hazırlanırken birbirlerini gördükten sonra aşk için, aşk uğruna birbirleri ile olan yeni bir kaderin peşinden gidişleri gibi gitmişler aşkın ve sanatın peşinden.

İşte onların o ilk resimle beraber başlayan aşklarının ardından da bugünlere gelmişiz. Şimdi o nedenle, evlerinde baş köşede asılı olan o ilk resmin üzerinden 14 yıl geçtikten sonra bugün bu sergide gördüğümüz tüm çizimlerde, eserlerde annesinin ve de Sedef Hanım’ın izini görmek çok doğal bir durum. Çünkü her köşe başında aşkı ve yaşamı bir daha kutluyorsunuz. Hala yaşamda olduğunuzun, yapamadıklarınızı yapmanız, hayallerinizin peşinden koşmanız ve de asla olmaz dediğiniz o hakettiğiniz aşkı yaşamanız için vaktinizin olduğunun farkına varıyorsunuz.

Bu nedenle “Hiçbir yer" adını taşıyan bu serginin içinde imkansız aşklardan, bir anda gelen ölümlere, dolu dizgin yaşamlardan o yaşamla ne yaptığınıza kadar pek çok şey var aslında. Sergi metnine baktığınızda sergi, Nietzsche'nin çocukluktan yaşlılığa geçişi ile Benjamin Button'ın yaşlandıkça çocuklaşan hikayesi gibi ifadelerle anlatılıyor. Çünkü serginin içinde Latincesi "Memento Mori" olan "fani olduğunu hatırla" cümlesinin size sürekli hatırlatıldığı deneyimler yaşıyorsunuz. Ruhun katmanları ile yaşam ve ölüm arasındaki o ince çizgide bedeni kimden kime dönüştürmekte olduğunuzu gizlice düşünüyorsunuz.

O nedenle size “bu sergi kaçırılmaması gereken bir sergidir” demiyorum aksine “sık sık gidip içinde kaybolunması gereken bir sergidir” diyorum. Gidin ve kaybolun. Neyi bekliyorsunuz. Son tarih 4 Aralık, yer Anna Laudel.

QOSHE - "Şiir şairin değildir, ihtiyacı olanındır" - Duygu Merzifonluoğlu
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

"Şiir şairin değildir, ihtiyacı olanındır"

3 0 0
10.10.2022

Kimse henüz olacakları bilmiyor yani.
Bu ömrün sonunda olacakları bilmediği gibi, birkaç saatin sonunda olacakları da bilmiyor. Ölüm o nedenle insana bir yaşamın sonunda gelen bir şey değil aslında. Her gün her saniye gelebilen bir şey. Ölmeden ölebilmek hem sana hem de yanındaki insanlara pat diye bir anda olabilen bir şey. Hatta eşyalarına, duygularına, düşüncelerine bile olabilen bir şey.

Geçen gün Anna Laudel’de “Hiçbir yer” adını taşıyan sergisinde Mehmet Sinan Kuran ile sohbet ederken belki de o nedenle ölümü gerçekte alışkın olunan o yalnız, soğuk, donuk ve de renksiz hali ile göremedim. Onun yerine daha coşkulu, daha sirk gibi, daha eğlenceli ve daha renkli bir yer gibiydi. (2020 yılında Anna Laudel'de gerçekleştirdiği sergisinin adı "öldükten sonra gerçekleşen" anlamına gelen "Posthumous"muş. Bu sergi ise o serginin devamı niteliğinde "Hiçbir yer" adını taşıyan, dünyanın ölümlülüğü ile bizi farklı bir yolculukla yüzleştiren bir sergi.)

Serginin hemen giriş katında tavandan sarkan kesik balık sashimi’nin tam karnından çıkan ışığın karşısındaki iki minik balığı aydınlatışı insanı sıcacık hissettiren bir şey. Aynı sashimi’nin gerçekte Mehmet Sinan Kuran’ın ölen annesi, karşısındaki iki minik balığın da kendisi ile ablası olduğunu öğrendikten sonra ise bu sıcacık his yerini daha başka daha derin bir hisse bırakıyor. Ölüme ve de ölümün sevenler ile aileleri ne olursa olsun birbirinden ayıramayacak oluşuna dair güçlü bir his ile doluyorsunuz. Çünkü bir annenin ölüm sonrası gittiği yerden oğluna ve kızına tuttuğu ışığı, bu aydınlık bağı görmek, ölüme bakıyor olsanız dahi sizi yine de iyi hissettiriyor.

Yaşamda olmayan bir annenin, bilmediğimiz bir dünyadan, burada yaşamda olan oğluna tuttuğu ışık.. Geride kalan oğlunun, annesine tüm imkansızlıklara rağmen hala bağlı olduğunu hissedebilmesi ve de anlatabileceği her şekilde bu hissi anlatabilmesi..

Dolayısıyla, dayanamadım ve sergiyi başlatan bu ışığın kaynağından aldığım güç ile sordum bu anne oğul ilişkisini.. Nasıl bir kadınmış, neler yaparmış, araları nasılmış, kendisi bir aşk çocuğumuymuş diye sormak, hikayesini dinlemek istedim.

Sonra da gördüm ki tabiki de tesadüf değil bu olanlar..
Ne Mehmet Sinan Kuran’ın yaşadığı film gibi hayat ne de onun sanatçılığının bir volkanın tam kalbinden çıkan alevleri gibi kendinden dışarı çıkışı ne de bu yaşamda kendine yaşamayı seçtiği büyük aşk..

Annesinin hikayesi şöyleymiş meğer..
Mehmet Bey’in dayısı, annesinin genç kızlık döneminde bir denizaltı kaptanıymış. İki denizaltı yola........

© CNN Türk


Get it on Google Play