Belirsizlik: Bilinmeyene Tahammül

Belirsizlik… çoğu zaman sandığımızdan daha ağırdır. Boşluk gibi görünür. Oysa boşluk değildir; cevabı henüz gelmemiş bir alandır. Ama insan zihni o alanı sevmez. Netlik ister. Sonuç ister. Güvence ister. Belirsizlik uzadıkça beden gerilir, zihin senaryolar üretmeye başlar. “Ya böyleyse?” “Ya kaybedersem?” “Ya biterse?”

Bu yazıya başlarken gözümün önüne gelen görüntü, Edvard Munch’un Anxiety tablosu oldu. Köprünün üzerinde yürüyen yüzler… Donuk, maskeyi andıran, içe çökmüş. Gökyüzü kırmızı, deniz koyu. Kalabalık var ama huzur yok. Bu tablo bir olay anlatmaz, bir ruh hâli anlatır bence. Belirsizliğin yarattığı iç gerilimi. Çünkü kaygı çoğu zaman bir tehlikeden değil, ne olacağını bilememekten doğar.

Bu duyguyu düşünürken kulaklarımda çalan eser ise Franz Schubert’in “Unfinished Symphony” (Bitmemiş Senfoni) eseridir. Daha adıyla bile belirsizliğe dokunur. Tamamlanmamış. Askıda kalmış. Bir yere varmamış. Schubert’in melodisi ilerler ama bir sonuca bağlanmaz; dinleyenin içinde yarım kalmış bir his bırakır. Belki de bu yüzden bu eser, yalnızca müzikal değil, varoluşsal bir metafordur. Hayatın kendisi gibi: Her şey çözülmez. Her şey tamamlanmaz. Bazen o yarım kalmışlıkla yaşamayı öğrenmek gerekir.

Psikolojik düzlemde belirsizlikle kurduğumuz ilişki, aslında kendi içimizle kurduğumuz ilişkinin bir yansımasıdır. Anksiyete, çoğu zaman geleceğin bilinmezliğine verilen biyolojik ve bilişsel bir yanıttır. Beynin tehdit algılayan bölgeleri özellikle amigdala net olmayan durumları risk olarak yorumlayabilir. Bu yüzden belirsizlik, somut bir tehlike olmasa bile bedende gerçek bir stres tepkisi yaratır. Kalp hızlanır, kaslar gerilir, zihin hızlanır. Ama mesele yalnızca nörobiyolojik değildir. Daha derin bir yerde, belirsizlik insanın kontrol ihtiyacına dokunur. Zihin şunu ister: “Bil ki güvende olasın.” Bilmediğinde ise boşluğu varsayımla doldurur. Ve çoğu zaman bu varsayım olumsuzdur. Çünkü bilinmeyen, zihinde en kötü ihtimalle temsil edilir.

Romantik ilişkilerde belirsizlik çoğu zaman en kırılgan yerimize dokunur. Mesaj gecikir. Plan netleşmez. Cümle yarım kalır. Dışarıda küçük görünen bir boşluk, içeride büyümeye başlar. Çünkü mesele sadece karşı tarafın ne yaptığı değildir; o an içimizde uyanan eski bir duyguya temas eder. Belirsizlik bazen bir ayna olur; karşı tarafı değil, kendi kırılganlığımızı yansıtır.

Belki de daha önce bir yerde bekletilmiş, ertelenmiş, yeterince seçilmemiş hissetmişizdir. O küçük belirsizlik, bugünün değil, geçmişin bir yerini de harekete geçirir. Bu yüzden zihin hızlanır. “Bir şey mi değişti?” “Benimle mi ilgili?” soruları aslında karşı tarafı değil, kendi değerimizi yoklar.

Belirsizliğe tahammül etmek burada başlar. Hemen anlam yüklememekle. O ilk kaygı dalgasını fark etmekle. “Şu an sadece bilmiyorum” diyebilmekle. Ve bilmemeyi, değersizlikle karıştırmamayı öğrenmekle. Ruhsal dayanıklılık bazen büyük kararlarla değil, küçük bekleyişlerle şekillenir. Netlik gelmeden de kendini koruyabilmekle. Cevap gelmeden de kendi değerini kaybetmemekle.

Belki de asıl olgunluk, her şeyi bilmekte değil; bilmeden de kalabilmekte başlar.

Schubert’in yarım kalan melodisi gibi…Bazı cümleler tamamlanmaz.Ama insan, yarım kalmış bir cümleyle de yaşamayı öğrenebilir.

Bu hafta belirsizliğe tahammülü, bilinmeyenle kalabilme hâlini birlikte düşündük. Gelecek hafta ise bu belirsizlik karşısında verdiğimiz otomatik tepkilere, kaçma, telafi etme, kontrol etme ya da geri çekilme eğilimlerimize yakından bakacağız.

Belirsizlik ağır geldiğinde, kendimize yüklenmeden kalabildiğimiz bir hafta olsun.

Sevginin ve sanatın ışığında kalın,Psikolog / SanatçıZülal Ezgi Onat


© Bodrum Gündem