We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Pandemi Sürecinin Yarattığı Fırsat: Evde Eğitim

2 0 20
13.08.2021

Yazar Hakkında

CEYHAN PEŞTİMALCIOĞLU – Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Türkiye’nin önde gelen özel okullarında matematik öğretmenliği yaptı. Felsefe ve eğitim okur-yazarlığı ve müzikle ilgileniyor.

Siyasetçisinden okul müdürüne, öğretmeninden öğrencisine herkesin kafasında yeni eğitim-öğretim yılının nasıl olacağına dair cevaplanmayı bekleyen birçok soru var. Bu sorunun kendi içinde çözülebileceğinden ziyade, yeni ufuklar koyarak aşılabileceğini düşünmekteyim (Jung, 1929). Dahası, salgın sürecinin, eğitim-öğretim tekeline bugüne kadar hiçbir otoritenin cesaret edemediği bir yenilik getireceğini öngörüyorum. Bu yeniliğin adı evde eğitim. Evde eğitim, doğru yapıldığında mevcut yapının senelerce önüne geçebilir, genç bireyi dogmatik manipülasyondan uzak tutarak ifade özgürlüğünü ve yaratıcı düşünceyi yeşertebilir.

Bu yazıda farklı yaş gruplarındaki öğrencilerin, en iyi koşullardaki okullara gitseler dahi, ne kadar çarpık bir düzenin içinden geçmek zorunda kaldıklarını anlatacağım. Sonra da, bu sorunların nasıl yepyeni bir bakış açısıyla bir ufuk belirleyerek aşılacağını ifade edeceğim. Evde eğitim, öğrenme araçlarının özgür kullanımını mümkün kılabilir ve böylece eğitim sistemimizde içerik olarak uzun zamandır eksik olan elzem unsurlar nihayet kendine bir yer bulabilir. Bu unsurları şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Epistemoloji (Bilgi Felsefesi)
2) Etimoloji (Köken Bilim) – Semiyotik (Göstergebilim)
3) Spekülasyon (Uydurma Becerisi)
4) İnterdisipliner Yaklaşım

1) Epistemoloji

Tüm sistem “bu öğrendiğim şeyin doğruluğunu nereden biliyorum” gibi bir soru yerine, “bunları öğreneyim sınavda çıkacak” düsturunun üzerine kuruludur. Bu düstur bize yabancı değildir. Babil’in matematik metinlerini incelediğimizde bir matematiksel ifadenin doğruluğunun ispatı yerine “şimdi şöyle yap, şimdi böyle yap” gibi ifadelere rastlarız. Bildiğimizi nasıl bildiğimizi sorgulayan matematik, örneğin Pisagor Teoremi’nin ispatı, ifade özgürlüğünün görece daha fazla olduğu Eski Yunan matematiğiyle başlar. Eski Yunan matematiği asla işe yarama amacı gütmez, günlük işlerin köleler tarafından yapıldığı bir zamanda düşünmeye bol vakti olan aristokratik bir çevrenin entelektüel bir eylemi olarak ortaya çıkar. O yüzden “skola”da (leisure, idleness, aylaklık) mathematikos (öğrenme) gerçekleşir. Burada önemli olan, bildiğimi nereden biliyorum sorusunu sormaya cesaret etmiş olmaktır. Daha sonra bu soru bilimin otoritesinin temel bileşenlerinden biri olacaktır. Olur da bu soru günümüzde bir öğrenci tarafından sorulursa alacağı cevap yüksek ihtimalle “onu sonra öğreneceksiniz” olur.

Yalnız Türk çocuklarının girme şansı (!) bulduğu, yaş grubu göz önünde bulundurulduğunda tartışmasız dünyanın en zor sınavı LGS’nin yakıtı olan müfredatımızda, köklü sayılar konusundan aylar sonra Pisagor Teoremi öğretilir. Oysa ki köklü sayılar kavramının ortaya çıkışını mümkün kılan Pisagor Teoremi’dir, dolayısıyla kesinlikle köklü sayıların önünde yer alması gerekir. Ancak asla bilginin doğası sorgulanmaz, gerek de yoktur, çünkü zaten okul, otoritenin kafasına göre bilgileri sıraladığı bir yerdir.

Bilginin doğası sorgulandığında tüm alanların kavraması o kadar da zor olmayan temeller üzerine inşa edildiği görülür. Matematikte kavramlar insan aklının en temel bileşenlerinin üzerine inşa edilir. Söz gelimi, a=b ve b=c ise, a=c olmak zorundadır. Ancak bu temeller nedense ne geometride ne de matematikte hak ettiği değeri bulur. Genç nesiller negatif sayıların çarpımının neden pozitif bir sayıya eşit olduğunu, ya da sayıların sıfırıncı kuvvetinin neden 1’e eşit olduğunu sorgulamak yerine otoritenin onlara doğru diye sunduğu bilgileri baştan kabul ederek işe başlarlar. Bu sistem örtük müfredatıyla şu mesajı vermektedir: Sana ne diyorsam odur, şimdi bunu ezberle. Bu düzen Panopticon hapishanesine benzetilebilir. Tepede bir ışık herkesi gözetlemektedir ancak siz asla otoriteye ulaşamaz ve içinde ne olup bittiğini göremezsiniz. Oysa ki matematik gücünü tam olarak da bu sorgulamadan ve sınırsız şüphecilikten alır.

Bu sorgulama diğer alanların da temellerine işaret eder. Tarih belgeyle yapılır. Bilim, hipotezin tekrarlı deneylerle test edilmesinin ürünüdür. Bu sayede genç bireyler tarih ezberlemek yerine tarih yapmayı ya da bilimin çıktılarını ezberlemek yerine bilim yapmayı öğrenirler.

Epistemolojik yaklaşımla kavramları öğrenen bir öğrenci karşılaştığı her yeni bilginin doğasını sorgular ve böylece çağımızın vebası Post-Truth’a yani Hakikatin İtibarsızlaşması’na karşı aşılanarak akademik hayatını sürdürür. Edinilen her yeni bilgi ve beceri epistemolojik bir süzgeçten geçer. Artık öğrenci dogmatik otoriteler yerine, bilginin doğasını sorgulayan kanallara itibar eder.

2) Etimoloji ve Semiyotik

Terminoloji ve semboller çoğu zaman öğrencide bir........

© Blogcu Anne


Get it on Google Play