Tarık Çelenk’le Söyleşi: “Muhafazakar Mahalle” ve “Kimlik Kapanı”
2006’da kurucusu olduğu Ekopolitik’te Türkiye’de sağ ve solu yatay kesen geniş bir diyalog platformu oluşturmaya çalışan Tarık Çelenk, birkaç yıldır başta Medyasope olmak üzere değişik mecralarda, iktidarı muhafazakâr demokrat diye tanımlayabileceğimiz bir bakış açısından eleştiren yazılar yazıyor. Bu yazılarından bir bölümünü yakınlarda Kimlik Kapanında Ülkem (Vagon Kitap) başlıklı kitabında topladı.
Tanıl Bora: Son yıllardaki yazılarınızın anahtar özne-kavramıyla başlamak istiyorum: Mahalle. (Size özgü değil tabii; siyasal-toplumsal kampları, cenahları belirtmek üzere bu kelime epeydir herkesin diline yerleşti.) Mahalle artık ne derece isabetli bir mecaz? “Mahalle” adıyla andığınız kimlik grubu, mecazın düz karşılığıyla, artık pek “mahallelerde” oturmuyor. Zaten geleneksel mahalle de artık pek kalmadı. Çoğunlukla sitelerde oturuyorlar. Bu dönüşümün ve refakatindeki dönüşümlerin de etkisiyle, bu grubun iç ilişkileri, tutunumu, asabiyyesi de farklılaşmadı mı? “Mahalle” kavramının karşılayamayacağı, farklı bir ethos ortaya çıkmadı mı? “Mahalle” kavramını yine kullanmaya devam edebiliriz isterseniz ama bu dönüşüme ilişkin gözlem ve yorumunuzu merak ediyorum.
Tarık Çelenk: Aslında haklısınız; bugün "mahalle" artık coğrafi bir mekânı ifade etmiyor. Ben de uzun zamandır bu kavramı fiziksel bir yerleşim alanı olarak değil, zihinsel, kültürel ve psikolojik bir aidiyet alanı olarak kullanıyorum. Hatta kanaatimce Türkiye'de geleneksel mahalle çözülürken bu aidiyet alanları daha da güçlendi.
Biz yetişkinlerin ve toplumsal kolektif kimliğimizin derinliklerinde "mahalle" denildiğinde, çocukluğumuza ve gençliğimize uzanan güçlü bir çağrışım oluşur. Mahalle benim için; bakkalıyla, kızıyla, dondurmacısıyla, maçlarıyla, kavgalarıyla, hacı teyzeleri ve hacı amcalarıyla ortaklaşa yaşanmış hikâyelerin, hatıraların ve aidiyet duygusunun adıydı. Ama her şeyden önemlisi, her mahallenin ortak bir vicdanı vardı. Bugün dönüp geçmişe baktığımızda o vicdan bize yalnızca nostaljiyi değil, aynı zamanda temel güven duygusunu da hatırlatıyordu. Renos Papadopoulos'un "ortak ev" kavramı tam da bunu anlatır. Fiziksel olarak orada olmasak bile, zihnimizde bizi ayakta tutan bir aidiyet mekânı yaşamaya devam eder.
Ben mahalle üzerine düşünmeye başladığımda da çıkış noktam buydu. Kendilerinden olanların yaptığı haksızlıklara sessiz kalanlara, "Vicdan nerede? Ortak eve ne oldu?" diye soruyordum. Çünkü benim zihnimde mahalle; ferasetin, diğergâmlığın ve vicdanın doğal olarak var olduğu ahlaki bir zemini temsil ediyordu.
Bugün ise mahalle büyük ölçüde mekânın ötesine geçti. Dindar kesimlere yönelik tatil tesislerinde ya da farklı sosyal çevrelerde insanların aynı değerleri, aynı dili ve aynı aidiyet hissini paylaşmak için bir araya geldiklerini görüyorsunuz. Onları bir arada tutan artık aynı sokakta oturuyor olmaları değil; ortak bir zihniyet, ortak bir hafıza ve ortak bir ethosu paylaşmalarıdır. Bu bakımdan mahalle, Vamık Volkan'ın ifadesiyle bir "büyük grup kimliği" işlevi görmeye devam ediyor.
Benim uzun yıllardır "mahalle" kavramıyla anlatmaya çalıştığım mesele şu dört yaklaşımın kesiştiği noktada duruyor. Mahalle, Amy Chua'nın tarif ettiği politik kabileyi; Fukuyama'nın sözünü ettiği tanınma ve değerlilik arayışını; Maalouf'un dikkat çektiği tek boyutlu kimlik tehlikesini ve Mounk'un tanımladığı kimlik kapanını aynı anda içinde barındıran kültürel bir ekosistemdir. Bu yüzden ben mahalleyi yalnızca siyasal bir kamp olarak değil, bireyin dünyayı algılama biçimini, estetik ölçülerini, ahlaki yargılarını ve hakikatle kurduğu ilişkiyi şekillendiren bir ethos, yani ortak bir zihniyet ve değerler sistemi olarak tanımlıyorum.
Bu ve benzer nedenle bana göre mahalle ile ethos arasındaki ilişki hâlâ geçerlidir. Mekânını kaybeden mahalle, ethosunu kaybetmedi; onu yeniden üretti. Aynı şekilde İbn Haldun'un toplumsal dayanışmayı açıklamak için kullandığı asabiye de ortadan kalkmadı; sadece biçim değiştirdi. Eskiden bu dayanışma komşuluk, akrabalık, yüz yüze ilişkiler ve ortak gündelik hayat üzerinden kuruluyordu. Bugün ise aynı aidiyet dijital ağlar, medya, algoritmalar ve kimlik siyasetinin ürettiği yeni topluluklar üzerinden yeniden inşa ediliyor. Bu yüzden ben mahalleyi artık bir mekân değil; ortak bir aidiyet, ortak bir ethos ve giderek ortak bir hakikat rejimi üreten zihinsel bir ekosistem olarak görüyorum.
Fakat burada önemli bir kırılma yaşandı. Eski mahalle, normatif bir ethos üretiyordu. Ortak hayatın zorunlu karşılaşmaları, mahalle asabiyesini güçlendirirken onu vicdan, feraset ve ahlaki dengeyle de sınırlıyordu. Bugünün mahallesi ise giderek normatif değil algoritmik bir ethos üretmeye başladı. Algoritmalar bireyi sürekli kendi benzerleriyle buluşturduğu için mahalle daha homojen, daha kapalı ve kendini sürekli teyit eden bir yapıya dönüştü. Fiziksel sınırlar kaybolurken zihinsel sınırlar sertleşti.
Ancak bu yeni ethosun önemli bir farkı var. Geleneksel mahalle, bütün dışlayıcılığına rağmen gündelik hayatın zorunlu temaslarını da içeriyordu. Farklı insanlar aynı çarşıyı, aynı camiyi, aynı kahveyi, aynı sokağı paylaşmak zorundaydı. Bu zorunlu temas, mahalle ethosunu zaman zaman yumuşatıyor ve dengeleyen sosyal ilişkiler üretiyordu.
Dijital mahallede ise bu denge büyük ölçüde ortadan kalktı. Algoritmalar bireyi sürekli kendi benzerleriyle buluşturduğu için mahalle ethosu daha homojen, daha kapalı ve daha teyit edici bir yapıya dönüştü. Mahallenin fiziksel sınırları kaybolurken, zihinsel sınırları daha da sertleşti.
Benim son yıllarda "kimlik kapanı" kavramına yönelmemin nedeni de budur. Sorun mahallelerin veya aidiyetlerin varlığı değildir; her toplumun aidiyete ihtiyacı vardır. Sorun, mahalle ethosunun hakikat ve vicdanla kurduğu ilişkinin zayıflamasıdır. Eskiden ortak vicdan, grup aidiyetini dengeleyen ahlaki bir ölçüydü. Bugün ise hakikat çoğu zaman kimliğin filtresinden geçerek üretiliyor. Mahalle başka bir formda yaşamaya devam ediyor; ancak hakikati önceleyen bir ahlaki çevre olmaktan uzaklaşıp, kendi doğrularını mutlaklaştıran kapalı bir kimlik evrenine dönüşme riski taşıyor. Benim "kimlik kapanı" dediğim olgu da tam olarak bu yeni mahalle biçiminin ürettiği zihinsel iklimdir.
Dolayısıyla ben "mahalle" kavramının eskidiğini değil, dönüşerek yeni bir sosyolojik forma kavuştuğunu düşünüyorum. Bugün fiziksel mahallelerden çok dijital mahallelerden; mekânsal asabiyeden çok kimlik asabiyesinden söz ediyoruz. Algoritmalar ise bu yeni asabiyenin en güçlü taşıyıcısıdır. Türkiye'nin temel meselesi mahallelerin varlığı değil; bu yeni mahallelerin yeniden hakikat, vicdan ve ortak kamusal akılla bağ kurabilecek bir ethos üretip üretemeyeceğidir.
T.B.: Geri kalmışlığı mahalleden de kesin olan bir kurum, bir toplumsal tecrübe olarak, tasavvufî tekkeleri, kitabınızdaki bir dizi yazınızda hüzünle anıyorsunuz. Şehirli ve hoşgörülü bir geleneğin taşıyıcısı olduğunuz bu tekke kültürünün yok oluşuyla, yerini “taşralı ve merdiven altı medreselerin etkisindeki Nakşî anlayışına” bıraktığını söylüyorsunuz. Bu anlayışı ve onun nasıl serpilip güçlendiğini biraz anlatır mısınız?
T.Ç.: Bakın, sorunuza girizgâhı bir önceki mahalle sorunuza verdiğim cevabı andıran bir yerden açalım. Nasıl ki normatif ethosu üreten geleneksel mahalle bugün evrensel ahlaki ve vicdani duyarlılığını büyük ölçüde yitirmişse, benzer bir dönüşüm tekke ve tasavvuf geleneğinde de yaşanmıştır. Eskinin Abdülhamid ve İttihatçılarını, bu değerlere aykırı icraatları karşısında çekinmeden eleştirebilen tekkelerin yerini, bugün siyasi bağlılık deklarasyonları yayımlayan, vicdani duyarsızlıkları nedeniyle itibar kaybeden tekke ve tasavvuf kurumlarının algısı almıştır. Biz daha önce bunun nedenleri üzerinde durmuştuk. Özellikle popülist Türk sağ zihniyetinin oluşumunda bazı Kürt bölgesi medreselerinin rolüne ilişkin yazılar yazmış, programlar yapmıştım.
Osmanlı'da tekke yalnızca dinî bir kurum değildi. Aynı zamanda musikinin, şiirin, sohbetin, görgünün, zarafetin ve farklı toplumsal sınıfların, meşreplerin ve mesleklerin buluşabildiği bir şehir müessesesiydi. Bu yüzden ben tekkeleri de mahalle gibi bir ethos üreten kurumlar olarak görüyorum. Esas amaç insanlara yalnızca nasıl Allah’a ulaşmada zikir yapacaklarını öğretmek değil, nasıl Allah’ın ahlakı ile ahlâklanıp, olgun insan olacaklarını da göstermekteydi. Edep, diğerkâmlık, ölçü, nezaket ve birlikte yaşama kültürü büyük ölçüde bu şehirli gelenek içinde şekilleniyordu.
Bugün gelinen noktada, en kentli Cerrahilerden en taşralı Nakşilere kadar mevcut uyumculuk ve yozlaşmadan nasibini almamış bir yapı bulmak neredeyse mümkün değildir. Hatta mesele artık taşralığın dönüşememesi boyutunu da aşmış görünmektedir.
Ne yazık ki bugün İstanbul'un yeşil alanlarına baktığınızda çok sayıda medrese inşaatıyla karşılaşıyorsunuz. Felsefe ve hikmet okutulmamasını bir an için kenara bırakalım; hiç olmazsa biraz yeşil alan ve bahçe bırakılsa, ergenlik çağındaki gençlerin enerjilerini sağlıklı biçimde yönlendirebilecekleri bir basketbol potası ya da spor alanı yapılsa.
Sıkça atıf yaptığım Jan Assmann'ın Religio Duplex adlı eserinde belirttiği gibi dinin bir varoluş alanı, bir de görünürlük alanı vardır. Dinin kurumları görünürlük alanını temsil eder. Kurumların aşırı öne çıkarılması ise çoğu zaman dinin özünün anlaşılmasını zorlaştırır. Oysa dinin özü, bütün insanlığın ortak doğasıyla, yani naturasıyla eşleniklik gösterir. Tasavvuf ise tam da bu........
