menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mutlak Buhran ve Devlet Aklı: Müesses Nizamın Gotik Anatomisi

50 0
21.06.2026

Neo-liberalizmin Okült Ekonomisi ve Vampirler

“Kor gibi yanan anahtar kaseye değdiği anda yoğun bir sis kapladı salonun her yanını; Her yere siniyor sis, süzülüyor bulut gibi, Boğum boğum, perde perde, çifter çifter. Ve işte karşınızda hayaletlerin şaheseri!” Faust, Goethe.

“Kor gibi yanan anahtar kaseye değdiği anda yoğun bir sis kapladı salonun her yanını; Her yere siniyor sis, süzülüyor bulut gibi, Boğum boğum, perde perde, çifter çifter. Ve işte karşınızda hayaletlerin şaheseri!”

Spekülasyon kapitalizmin erken dönemlerinde, merkantilist ve kolonyal genişleme çağında ortaya çıktı. Hollanda’nın 17. yüzyıldaki ünlü Tulipmania vakası, tarihin ilk büyük finansal balonu olarak kayıtlara geçti. Charles Kindleberger’in Manias, Panics and Crashes (1996) eserinde belirttiği gibi, bir lale soğanı bir zanaatkârın yıllık gelirinin on katına satılabiliyordu; bu irrasyonel coşku kısa sürede ülkeyi iflasa sürükledi. Ardından İngiltere’de John Blunt’ın öncülüğünde kurulan South Sea Company, devlet borçlarını şirket hisselerine dönüştürerek tarihin en büyük balonlarından birini yarattı. Peter Garber’in Famous First Bubbles (2000) kitabında vurguladığı gibi, bu süreç devlet eliyle yaratılmış ilk finansal balon olarak görülür (1719). Benzer bir deneyim Fransa’da yaşandı: İskoç iktisatçı ve 14. Louis’nin maliyesinden sorumlu John Law, Mississippi Company üzerinden yürüttüğü tahvil satışlarıyla Fransa’da kısa sürede devasa bir balon yarattı ve bu balon 1720’de patladığında, Fransa’nın mali sistemi de çöktü.

Kapitalizmin ticaretten üretime doğru merkezileşmesiyle birlikte endüstriyel toplumun yükselişi, spekülatif sermayeyi dizginlemeye çalıştı. Adam Smith, hemşehrisi John Law’un tersine, The Wealth of Nations (Milletlerin Zenginliği, 1776) eserinde spekülatörleri “toplumun üretken emeğini boşa harcayan asalaklar” olarak tanımlayıp, kapitalizmi endüstriyelleşme ve bunu finanse edecek sermaye birikimi olarak tanımlasa da, Smith’in ‘invisible hand’i (görünmez el) bir tür Monte Kristo kontu gibi gündüz külahlı gece silahlı dolanarak spekülasyon ve finansallaşmayı kapitalizmin Mr. Hyde’ı haline getirdi. Dr. Jeykyll’ın tüm müdahalelerine rağmen Mr. Hyde iki dünya savaşında dünyayı ve insanları görülmemiş bir şekilde tahrip ettikten sonra Keynesçi planlamanın ve kamu teşebbüslerinin gümüşten kazığıyla hançerlenip refah devletinin gotik zindanına zincirlendi. 1945 sonrası dönemde, spekülasyon, finansallaşma, venture sermaye görece control altına alındı. Ne var ki, Hyman Minsky’nin “Financial Instability Hypothesis”indeki ‘stabilite instabiliteyi doğurur’ kehaneti doğrulanırcasına, 1970’lerin ikinci yarısından itibaren kapitalizm hızla neo-liberal döngüye girdi, finansallaştı, spekülatifleşti, üretimden kopup ranta odaklandı. Thatcher&Reagan’ın tedrici müdahaleleri ile sosyal devlet ve onun denge-kontrol mekanizmaları düz kontağa bağlandı ve zincirlerinden başka her şeyini kaybetmesi gereken sermaye, yalnızca zincirlerini kaybetti ve özellikle 1990’larda Demir Perde blokunun çöküşünden bu yana, dünyayı krizden krize sürüklüyor.

Sonuç olarak finansallaşma (ve spekülasyon) tarihte hiç olmadığı kadar büyümüş durumda. Birkaç basit veriye göz atarsak,  spekülatif sermayenin sermaye piyasaları içindeki oranı %7’ler civarındaki bu piyasalar için büyük bir tansiyon demek; finansallaşmada ise durum daha kötü: piyasada gezinen finansal araçlar (devlet tahvilleri, borsa kağıtları, kredi kartı limitleri vb.) piyasadaki GSMH’nin yaklaşık üç katı büyüklüğünde; benzer bir şekilde özellikle kripto borsalarla eylem birliği içindeki kumar-narkotik-fuhuş merkezli kara para da tarihte görülmemiş bir büyüklüğe erişmiş durumda.

Modern dünyanın, rasyonalitenin ve endüstriyel kapitalizmin refah devleti ile birlikte geliştirmeye çalıştığı kontrol-denge mekanizmalarının tedricen boşa düşürülüp, neo-liberalizmin zincirlerinden boşanmasından sonra, yani (elbette detayda farklılıklar var fakat makro bakışla) devletin direksiyonda olduğu, piyasa, üretim ve sermayeyi regüle ettiği bir toplum modelinden; (bilhassa inşaat-rant, finans merkezli) sermayenin, devleti kendisinin bütün altyapı angaryalarını yapan ve gene onu koruyan bir mekanizmaya indirgediği toplum modelinde, yani sermayenin ve zenginliğin kaynağının geleneksel anlamlarını yitirdiği güncel dünyada, Michael Taussig’in (1980) meta fetişizmi üzerine geliştirdiği yorum önem kazanmaktadır.

Taussig, Güney Amerika’daki maden işçileri ve plantasyon emekçileri arasında dolaşan şeytan anlatılarını incelerken, kapitalizmin yarattığı soyut değer biçimlerinin gündelik deneyim açısından görünmez hale geldiğini ileri sürer. Ona göre insanlar, servetin kaynağını göremediklerinde onu şeytanla yapılan anlaşmalar, doğaüstü güçler ve gizli mekanizmalar üzerinden açıklamaya başlarlar. Bu nedenle şeytan anlatıları kapitalizmin dışında kalan irrasyonel kalıntılar değil, kapitalizmin yarattığı gizemin (Marx’ın meta fetişizmi dediği şey) folklorik teorileridir. Başka bir ifadeyle, para kendi kendini üretiyormuş gibi görünmeye başladığında, onun kaynağı da büyüsel ve şeytani anlatılarla (Bkz, Faust, Eğlence Bahçesi bölümü) açıklanmaya başlanır. Finansallaşmanın yarattığı bu görünmezlik, servetin nasıl oluştuğunu da görünmez hale getirmektedir.

Taussig’in şeytan figürüyle açıklamaya çalıştığı bu süreç, Jean Comaroff ve John Comaroff’un çalışmalarında neoliberal dönemin okült ekonomilerine dönüşür. Kapitalizmin bu sert dönüşümünden en fazla etkilenen yerlerden birisi olan Afrika’nın Sahra altı bölgelerinde antropolojik çalışmalar yürüten Jean ve John Comaroff, neoliberal dönüşüm sonrası ortaya çıkan cadılık, şeytani anlaşmalar, zombi hikâyeleri ve mucizevi zenginleşme anlatılarını incelerler. Bu anlatılar içerisinde sonsuz kredi kartları, para kusan makineler, hayalet şirketler ve zenginlik üreten tılsımlar yer almaktadır.

Comarrofların bu semptomlar karşısında basit bir sorusu vardır, insanlar neden modern kapitalizmi büyü, cadılık ve şeytan üzerinden açıklamaya çalışıyorlar? Comarroflar için bunun yanıtı servetin kaynağının giderek görünmez hale gelmesidir. Eskiden toprak, fabrika, işçi-patron, üretim ve pazar vardır. Bütün üretim süreçleri, paranın ve metanın dolaşım süreçleri canlı olarak görülebilmektedir; öte yandan kapitalizmin finansallaşması ve spekülatifleşmesi ile birlikte, borsa, türev piyasalar, spekülatif sermaye, kripto benzeri soyut para biçimleri ve soğuk cüzdan gibi görünmez alışveriş mekanizmaları servetin nasıl oluştuğunu, nasıl dolaştığını belirsizleştirir. Bu nedenle insanlar ani zenginleşmeyi açıklamak için, şeytanla anlaşmalar, vampirler, zombiler (ucubeler) gibi gotik hikayeler ve simyacılık pratiklerinin peşine düşerler.

Marx’ın ünlü ifadesini hatırlarsak, ‘sermaye yaşayan emeğin kanını emen bir vampirdir’. Bu noktada McNally devreye girer ve Marx’ın sermayeyi vampir, kurt adam, canavar gibi metaforlarla açıkladığını hatırlatır. Vampir, canlıların yaşam enerjisini emerek yaşayan varlıktır, kapitalizm de emeğin ürettiği değeri çekip alır, bu yüzden sermaye canlı emeğin kanını emen, onu ölü emeğe dönüştüren bir vampirdir. Kapitalizm gerçekten insan bedenlerini parçalar, metalaştırır, yaşam enerjisini sömürür; sonra bunları doğal normlaştırır, kaldıramayanları klinikleştirir, psikolojize eder.

Comarroflara göre, zombi figür öncelikle çalınmış emektir, bir kişinin bedeninin veya ruhunun başkaları tarafından ele geçirilerek çalıştırılmasıdır, zombi figürü sömürüyü, görünmez emeği başkasının zenginliği için çalışmayı sembolize eder. Dolayısıyla kapitalizm ve sömürü, işçi ve patron, bu dünyanın seküler meseleleri olmaktan çıkıp giderek daha demonik, daha büyüsel bir dünyanın parçası haline gelirler. Bu yüzden McNally ve Comarroflar için canavar metaforları kapitalizmin ‘doğal olmayan doğasını’ görünür kılmaları itibariyle çok önemlidirler, zira bu sayede asıl canavarın kapitalizm olduğunu düşünme ihtimalimiz belirir ve gene Taussig, Comarroflar ve Mcnally’ye göre canavar hikayeleri, cadılık ve okültizm anlatıları  kapitalizmin dışındaki irrasyonel kalıntılar değil; tam tersine kapitalizmin rant arzusu, çitleme,........

© Birikim