Kurak Günler

Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru!

Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru!

Aslında, Kurak Günler (hele hele Kurtuluş bu kadar konuşulmuş ama yeterince tartışılmamışken) üzerine konuşulması anlamsız görülebilir. Ne var ki, Türkiye Kanun Hükmünde Kararnamelerin icat edildiği 12 Mart’tan beri ama asıl olarak 2016’daki darbe girişiminden itibaren yoğunlaşarak bir hukuk meselesiyle karşı karşıya: Hukuku ne yapacağız? Hukukla ne yapacağız?

Kurak Günler en genel anlamıyla bu sorunun peşine düştüğü için kıymetli.

Bir de tabii memleket-dünya gündeminden dolayı ihmal ettiğim ‘şahsi meselem’ taşra mevzusu var filmde. Kendisi zaten dışarılık (taşgaru) demek olan, neredeyse bütün hepsinin girişinde “Hurdacılar, dilenciler giremez” yazan bir dışarıda bırakma, içe kapanma mekânı olarak taşra. Hasbelkader birileri, bir domuz, bir terörist, bir hukukçu, bir kentli, bir turist ‘bilinmeyiz taşramızdan bakmayız’ öğüdüne uyup içeri girdiğinde, sarkastik aşağılanmadan günah keçisi olarak linçlenmeye kadar pek çok tertibatın devreye sokulabileceği bir ihtimaller coğrafyası.

Film, sonradan hakim ve Savcı olduğunu anlayacağımız bir kadın ve bir erkeğin, büyük bir obruğa bakarak yaptıkları sohbetle açılıyor. Savcı Emre, Hakim Hanım’a mealen kaçtır, belediye başkanının yemek davetine türlü bahanelerle icabet etmediğini anlatıyor. Hakim Hanım da, ‘burası küçük yer, anormal karşılanır’ diyerek gitmesini teşvik ediyor.

Onlar kasabaya doğru dönerken, filmin meşhur cinnet/şenlik sahnesi başlıyor. Bir domuz, yaralı bir şekilde ilçenin içinde kaçıyor, ama bir süre sonra domuz öldürülüp bir traktöre bağlanıp sürükleniyor. İlçenin tüm erkekleri, silah atarak, koşturarak, araç konvoyu ve insan seli şeklinde, sürüklenen domuzun peşinden gidiyorlar. Domuz sürüklendikçe, kanının yerde çizmiş olduğu hat, Durkheim ve takipçilerinin toplumu kuran sacre/profane ikiliğinin dinamizmi olarak işaret ettiği sınıra dönüşüyor. Kitlenin cinnete dönüşmüş coşkusu ve onların ateşli silahlar kanunu, meskun mahal kanunu başta olmak üzere pek çok kanunu ihlal etmesi ilçeye yeni atanmış olan savcıyı rahatsız ediyor.

İşte bu noktada, domuzun ‘leşi’nden sızan kan tarafından çizilmiş olan sınırın ayırdığı ilk ikiliğe gelmiş oluyoruz, kanun mu töre mi, devlet mi klan mı, kan bağı mı yurttaşlık mı? Akrabalık antropolojisi üzerine önemli çalışmalar yapmış olan M. Sahlins kan bağına dayandığı düşünülen akrabalığın bile aslında kültür tarafından inşa edildiğini iddia eder ve ekler: ‘kültür kandan yoğundur’ ve bu önerme en azından Türkiye’yi de içine alan, Ortadoğu dünyasının kurak iklimleri için biraz daha doğrudur.

Bu arada, filmin açılış sahnesindeki domuz leşinin yerinde bir ‘terörist leşi’ de olabilirdi, taşranın kurak dünyasında ikisi birbirinin yerine kullanılıp, konulabiliyor ama domuzun kanı ile bir sınır çizmek ve ele geçirilmiş bir domuzun leşinin etrafında coşkudan cinnete yürümek daha anlamlı, daha derin. En azından bize bir soru sorma hakkı veriyor, bir insanın bir başka insanı terörist olarak adlandırıp, onu öldürüp, cesedini aşağılamaktan (yanlış da olsa) bir muradı olabilir. Peki ya domuz?

Pehlivanlık kariyerinin jübilesini 28 Şubat’a yanlayarak tamamlamış olan Hülya Avşar, artık çoktan reyting çukuruna yuvarlanmış olan dizisini uçurumdan kurtarmak için,  ‘domuz eti’ üzerinden sekülerlere hamle yapıp seküler vs. muhafazakar ateşine odun taşıma cazgırlığına soyunup linç kültürünü dizisine taşıyarak muhafazakarlara bir haz vaat etti, Canan Kaftancıoğlu’nun siyaseten cancellanmasında en önemli mevzulardan birisi eşinin domuz yemesi iddiası ve Köfteci Yusuf’un neredeyse okkanın altına gitmesini sağlayan mevzuda domuz eti satıyor olmasıydı…

Şöyle düşünelim, mesela bir arkadaşınız tatlı bir muhabbetin ortasında biraz ketumlaştığınızda size ‘domuz gibisin’ dediğinde ya da alkollü müskirat tüketirken bilhassa bir erkeklik meselesi olarak iş iddiaya bindiğinde ‘koy koy domuz sıkısı’ olsun dediğimizde ya da taşrada hasımlar hayvanattan ve insanattan düşmanlarını yere sermek istediklerinde, saçmaların en cesametlisi ‘domuz sıkısı’nı talep ettiklerinde, buradaki konu nedir?

Marry Douglas’a göre, hayvanlarla ilgili tabularımızın önemli bir kısmı onların yaşam biçimleriyle ilgilidir, ucube olarak gördüklerimizi tüketemeyiz; Marvin Harris’e göre, hayvanlarla ilgili tabuların tamamı, materyal kültürle ilgilidir. Yani Hindistan’da ineğin kutsal olması, beslenme rejiminin protein bazlı yürümesinin mümkün olmadığı için tarıma dayalı olmasıyla ilgilidir; benzer bir şekilde Yahudilik’ten İbrahimi dinlere miras kalmış olan domuz tabusu da neolitik toplumların protein ve karbonhidrat arasında bir tercih yapmasıyla ilgilidir. Yani, Harris’e göre, domuzu beslemek zordur; su kaynakları ve tarım arazilerinde insana ortakçıdır; inekler gibi süt vermez ve tarımda kullanılamaz; derisi-kürkü küçükbaş hayvanlar gibi kullanışlı değildir; ayrıca ne küçükbaşlar ne de büyükbaşlar kadar sürü hayatına uyumlu değildir, handiyse kendi çekirdek ailesi ile birlikte (domuzun murdarlaşma kıssasını düşünelim: ‘eşini kıskanmaz’) tarımcıların (bilhassa nohut ve buğday tarlaları) tarlalarını mahveder. Üstelik bunu her aşamada yapar, daha tohum toprağın altındayken, burnuyla toprağı sürer ve tohum olarak atılmış buğday, nohut tanelerini yemeye bayılır (ki keyifle kuruyemiş tüketenlere dönük bir hitap da taşrada Nohut Domuzu’dur) ve başaklar göğerdiğinde de bitkinin sapını, başağını yer ve elbette tüm bu aşamalar boyunca ekinleri mahveder. Dolayısıyla, burada bir kâr zarar hesabı vardır; domuzu eti için beslesen, verdiğin kadarını geri alamazsın; yaban keçileri gibi dağlarda yaban hayatı içinde tutup avlasan arazilerin mahvolduğuna değmeyecek… Sonuç, domuz kırsalda ne evlere ne ahırlara sokulmayacak ne de dağlarda barınmasına müsaade edilmeyecek bir hayvandır (bu yüzden ketumiyet bir domuzluk ölçütüdür) kendisi ve familyası için yaşar, verdiğini geri alamadığın bir borçlu gibidir, ne artı-değer, ne verimlilik, ne çarpan etkisi… daha ne olsun, murdardır. Eti yenmez ama toplumun şiddetini ve günahlarını emen bir günah keçisi olarak ya da Homo-Necans’ın öldürme arzusunu tatmin etmeye yarayan Homo-Sacer’in hayvani simetrisi olarak taşlanarak, kurşunlanarak, zulmedilerek öldürülür ve onun öldürülmesi genelde taşrada, taşranın doğal koruyucuları (rangerlar), korucular ve avcılar-atıcılar tarafından bir şiddet ritüeline dönüştürülür.

Dolayısıyla kırsalın domuza karşı tutumu bizi bir yere getirir. Taşralı, Marx’ın para-meta-para döngüsüne benzer bir şekilde (teşebbüs yetenekleri zayıf olduğu için, bilhassa ilişkilerde) her döngüden sonra, daha........

© Birikim