Saatlerin Yeniden Ayarlanması |
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e evrilen bir hayat, Hayri İrdal’ın gözü ve yaşanmışlığı ile tartışmaya açılır Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında. Ahmet Hamdi Tanpınar, “büyük ümitler”le başlayan yolculuğu, “her mevsimin bir sonu vardır” diyerek tamama erdirir romanında.
Ahmet Hamdi Tanpınar ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü, 2026’nın Yeni Türkiye’si için ne anlam ifade eder?
Bu soruyu yanıtlama çabasına girişmeden önce neden Tanpınar’ın satırlarıyla bugüne bakmak gerektiğine de yanıt vermek gerekli.
Çünkü Tanpınar bu topraklarda arafta kalan birisidir. Her ne kadar genel algı onun muhafazakâr ve sağ bir yazar olduğu biçiminde olsa da, modernlerin öte tarafta gördüğü bu yetkin şair ve yazarı, gelenekçiler de içleri sinerek gönül hoşluğuyla kendi mahallelerine pek kabul etmezler. Zaten Tanpınar ile bugüne bakmaya çalışmanın sebebi hikmeti tam da bu arafta kalma halidir. Modern ve gelenekçi ayrımların dışında, siyah ve beyaz benzeri dikotomilerin ötesinde bugünü Tanpınar’ın gözünden ele almak tüm taraflar için bir düşünme ufku ve zihin açıcılık sağlayabilir.
Tanpınar’dan Öğrenmek
Tanpınar, köklü değişimlerin yarattığı dikotomileri, değişimin dışında kalmamak için dünü inkâr edenleri ve bugüne derinleşmeden uyum sağlamaya çalışan insanların ego travmalarını ironik biçimde dile getiren yetkin bir romancıdır.
Ancak gelin görün ki, bu toprakların her şeyi ikiye bölen şizofrenik egemen siyasi ve kültürel pratiği, gelenek ile moderniteyi birbirine karşıt iki unsur olarak konumlandırır. Bu nedenle madalyonun iki yüzünden hangisinin tercih edildiğine göre geleneği ve moderniteyi tanımlar. Oysa Janus’un düne ve geleceğe bakan iki yüzü vardır. Tanpınar’ın da satırları her iki yöne bakar: O, hem hatırayı, hem hayali – rüyayı birlikte hissedip yaşamak ister. Batı’yı da, Doğu’yu da bilir. Ora ya da buradan birisini seçmenin eksiklikle malûl olacağının farkındadır ve bu nedenle her iki mahalleye de kolaylıkla kabul edilmez, kolayca tariflenemez, kategorilendirilemez ve etiketlendirilemez. Antik Yunan’ın, İslam uygarlığının ve Batı rönesansının birbirlerini etkileyerek bugünü var ettiğinin farkında olduğu için geçmişi ve geleceği reddetmeden bugünü kurmaya çalışır. Şimdinin içerisinde geçmişin, geleceğin uhdesinde ise şimdinin yattığını bilir ve bu gerçeklikle şimdi’yi ele alır, analiz eder.
Bizler onun satırları sayesinde, akla, eşitliğe, özgürlüğe, düşünmeye ve düşündüklerini cesaretle ifade etmeye vurgu yapan Batı’nın aydınlık yüzünün yanı sıra Batı’nın her değeri mekanikleştirip fayda ve çıktıya dönüştüren indirgemeci miyopik hakikatini de görür ve tanırız. Dahası Tanpınar, yazıp çizdikleriyle bu hakikat karşısında zaman ve mekânın insanla mevcut olabileceği başka bir hakikatin de mümkün olacağını hissettirir okurlarına. Bizler onun sayesinde kapitalizmin boy verip serpileceği Protestan ahlâkının her şeyi sayısallaştıran, bölen ve parçalayan illüzyonu karşısında geçmiş, şimdi ve geleceğin yekpare zaman olduğunu Tanpınar sayesinde fark eder; dünü yok saymadan ve dünde yaşamaya kaçmadan, bugünün bağrında yarını inşa etmenin bütünselliğinin kıymetini idrak ederiz. Onun satırları sayesinde, her yeninin kendi yüzeyselliğini yaratabileceğini, nepotizmin ve çıkarın, en yakınımızdakiler başta olmak üzere ortak müştereklerimizi yağmalayabileceğini bilir, bürokratik zorlamaların trajikomik sonuçlarını anlayabiliriz.
Modernitenin saatleri ayarladığı, dakiklik konusunda insanları eğittiği, zamana uyup yaşamı verimli kullanmak amacıyla bürokrasiyle hayatı değiştirmeyi hedeflediği bir çağın tanıklığıdır Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Tanpınar, saatin kendisini mekân, ayarını da insan olarak tanımlayan Nuri Efendi’nin şahsında, antik Yunan’da sayıyla ve ölçünün kendisiyle düzeni var edenlere karşı, bir sofist olan Protagoras’ın yanında saf tutar ve ölçüyü kültürle belirler. Kuşkusuz bu saptama ve taraf oluş, kültürlerin var ettiği göreliliğin meşruiyetini ve kendisini evrensel mutlak hakikat olarak pazarlayan her düşünce ve iktidara karşı eleştirel bir mesafelenmeyi ve sorgulamayı da var eder.
Tanpınar’ın kökünü Protagoras’ta bulup kendi gününe taşıdığı ayarı insandır bu zamanın çağrısını, altıncı büyük yok oluşa ramak kalmış bir gezegende insanla birlikte hayvana, ağaca, havaya, nehre, denize ve bil cümle mahlukata taşımak varken, günümüz Türkiye’sinde ayar şirketlerin bilançolarına indirgenmiştir. Her yer, her şey ve her değer kârın maksimizasyonu ayarında bir fiyata tabi kılınmıştır. “Devleti anonim şirket gibi yönetmek” düsturu, yol alınacak istikameti gösteren işaret fişeği olmuştur. Eğer böyle bir istikamet çizgisi davanın hedefi olarak gösterilmeseydi, 1923-2002 yılları arasında Türkiye genelinde bin 186 maden ruhsatı verilirken, 2008-2023 döneminde verilen ruhsat sayısının 386 bine ulaşması mümkün olabilir miydi?
Oysa her şey ne iyi başlamıştı: tıpkı Hayri İrdal’ın yoksul bir ailede büyümesi ve saat – hayat ustası Nuri Efendi’den hem zanaat hem de haddini öğrenmesi gibi. Yoksulluğun getirdiği sıkıntıları, yaratıcının büyüklüğü ve kudreti ile buluşturanların adil bir hayatı ve düzeni tasavvur etmesi gibi.
Her şey iyi başlamıştı, çünkü ihtiyaç ve mahrumiyetin âdeta ikinci bir deri gibi vücuda nakşolanlar, fakir düşmüş bir ailede doğmuş olsalar da, lüzumsuz hiçbir şeyin peşinde koşmadıkları ve hiçbir ihtirasın peşinde beyhude yere emek sarf etmedikleri için sokağa ve hürriyete sahiptiler ve bu nedenle mesut bir çocukluk yaşamışlardı. Ancak sonrasında yılanın deri değiştirmesi misali gömleklerini çıkarıp zamanın hakikati olan girişimcilikle tanışanlar, günümüzün Halit Ayarcı’ları tarafından ayartılanlar, önce benliklerinde onca zaman bastırdıkları ihtirasların esiri oldular, sonrasında da sokakları gayri meşru ilan edip hürriyetin tümden berhava olmasını sağladılar.
Ne üzücü ki az verenin candan verdiği, bir lokma bir hırkanın yeter addedildiği, komşunun aç bırakılmadığı, hiç kimse duymadan ve görmeden Zimem defterlerinin temize çekildiği bir dayanışma kültürünün üzerinde yükseldiklerini iddia edenler, saatlerin yeniden ayarlandığı ve her şeyin ve her değerin kişiselleştirilip paraya, çıkara, metaya, nepotizme ve komisyona kurban edildiği bu dönemde ulaştıkları gücü, zenginliği ve şatafatı, “Kurban olduğum Allah, verdikçe veriyor” sözüyle aklamaya çalıştılar. Yeni Türkiye davasına kendisini adayan kanaat önderleri ise verdikleri fetvalarla yolsuzlukla hırsızlığı birbirinden ayırarak yolsuzluğun üzerine örtü olmaktan, faizi hibe diyerek aklamaktan ve devletten ihale alırken “yardım yapanları” da hayır kurumlarına yönlendirmekten imtina etmediler.
Nihayetinde de tıpkı Enstitü’nün hızla büyüyüp her yeri kaplaması gibi, tıpkı saat ayar ekiplerinin cezalarının Enstitü’nün kasasını doldurması gibi, tıpkı dört bir yanda herkesin abartılı biçimde yeniyi selamlaması gibi, tıpkı onaylamasa da yeniye biat edip kendisine düşecek payı beklemesi gibi; nepotizmin seviye atlayarak egemenliğini sürdürmesine, dört bir yanın betona boğulmasına ve dönemin “İnşaat Ya Resulullah” olarak anılmasına yol açarak medeniyet tasavvuru olmayan bir kayırmacılığı ve........