menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Zülfikâr Bey Amca”…

7 0
yesterday

Odanın hemen tamamını dolduran masif ağaç masanın ardında yer alan heybetli bir koltuğa gömülmüştü. Boyu posu küçük olmamakla birlikte masa ve sandalyenin gölgesinde kalmış, adeta kaybolmuştu. Karşısında mütevazi deri sandalyede oturan müstakbel öğretim üyesi adayı konuşmanın nasıl geçeceğinden emin değildi. Rektörün siyasi yelpazenin milliyetçi kanadında olduğunu  biliyordu ama oldukça iyi sayılabilecek akademik dosya ve iyi bir referansla görüşmeye gitmişti. Acaba görüşme nasıl seyredecekti?

Merakı uzun sürmedi; soru açık ve netti: “DHKP-C’li misin?”

Böyle bir soruya nasıl yanıt verilirdi ki? Dahası “hayır” yanıtı da soruyu meşrulaştırmaz mıydı? Böyle bir görüşmeyi hak etmemişti. Yanıt buna göre olacaktı…

Yıllar sonra, eğitimini ABD üniversitelerinde, Türkiye ile kıyaslanamayacak bir özgürlük ortamında tamamlamış muhafazakâr bir rektörün davetine icap etmişti. Rektörlük makamının nispeten mütevazı, göreli eşitlikçi, insanı ezmeyen yapısı ve rektörün eğitimini ABD üniversitelerinde almış olması görüşmenin içeriği konusunda biraz umut vaat ediyor olsa da ülkede esen rüzgârlar özgürlükten yana değildi. Tek parti iktidarı giderek güçleniyor, hatta akademisyenlerin barış talep eden çıkışlarının üniversite dünyasında yapılacak büyük tasfiyeye gerekçe yapılacağı anlaşılıyordu.

Rektör, kısa ve açık konuştu: Doçent olduğu için doğrudan sözleşmesini feshedemediğini, ancak bunun için her gün partinin il teşkilatından telefonlar aldığını, bir umut barış imzacısı olabileceğini düşündüğünü ancak imzacılar arasında yer almadığı için üniversiteyle ilişkisini kesemediğini, akademisyen olarak kendisini tam bir konuma oturtamadığını, çünkü hem türbanlıları hem gayleri savunduğunu, bu iki farklı yapıyı nasıl bir araya getirdiğini anlamadığını, bu şartlar altında Anadolu’nun taşrasında hep göz önünde olacağını, bir neden bulup ihraç edileceğini, bu nedenle İstanbul’a gidip gözlerden yitip kaybolabileceğini, kendisinin de böylelikle rahatlayacağını söyledi.

Böyle bir giriş konuşması nasıl devam edebilirdi ki?...

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisinin üzerinden yaklaşık iki yıl geçmişti. Pek çok nitelikli akademisyen üniversiteden atılmış ve özellikle sosyal bilim insanları sivil ölüme terk edilmişlerdi. Tıp doktorları ise diğerlerine göre daha şanslıydılar; her ne kadar sermaye için ucuz emek gücü olsalar da, mesleklerinin geçer akçe olması dolayısıyla muayenehane ya da özel sağlık kurumlarında çalışıp yaşamlarını sürdürebiliyorlardı. İhraçların ardından açılan davalar, belirsizlik ve bilinmezliğin çürüten iklimine mahkûm edilmişti. Üniversiteler ise içleri boşalmış, önüne gelene diploma veren uzatmalı liselere dönüşmüştü. Herkesin birbirine adeta sır verir gibi önümüzdeki 8-10 yılın böylesi bir belirsizlik ortamında geçeceğini fısıldadığı bir hayatta, çalıştığı özel hastaneyle afiliye olan vakıf üniversitesinin rektöründen bir görüşme daveti ulaştı kendisine. Geçmiş görüşmelerinin hemen hepsi olumsuz tecrübelerle sabit olduğu için hayra yormadı daveti. Aksine yapılan davetin, üç ay kadar önce hiç beklemediği biçimde atandığı profesörlük kadrosuyla ilişkili olduğunu tahmin edecek kadar hayat deneyimine sahipti. Olmayan üniversite kampüsü ve olmayan rektörlük binası nedeniyle gösterişli bir özel hastanenin sıradan bir ofisinde görüşme gerçekleşti. Rektörün konuşmasının içeriğini, üç ay önce yaptıkları atamayı Adli Sicil Belgesi’nin sorunsuz oluşuyla gerçekleştirdikleri, ancak daha sonra gelen istihbari arşiv ve güvenlik verilerinin profesör olarak atadıkları akademisyenin herhangi bir suçu bulunmasa da güvenilir olmadığına işaret ettiği, üst makamlardan kendilerine ulaşan telkinlerin ise kadronun devam ettirilmesi halinde üniversitenin o sıralarda beklediği kimi akreditasyonların gecikeceği yolunda olduğu ve bu nedenle kendisinden bir özveri istenmesine karar verildiği oluşturdu.

Kuşkusuz böylesi bir konuşma için söylenecek çok söz ve dahası profesörlük kadrosunun güvenceli konforu vardı. Ama pek çok akademisyenin sivil ölüme terk edildiği bir ülke........

© Birikim