Venezuela Meselesi İklim Meselesi mi? |
3 Ocak’ın ilk saatlerinde Venezuela’nın başkentine ABD ordusunun askeri saldırısı ve beraberinde devlet başkanının kaçırılmasına tanık olduk. O gece yaşananlar ve sonrasındaki gelen haberler uluslararası hukuku, emperyalizmi, Amerikan zorbalığını, enerji savaşları gibi pek çok şeyi tartışmayı hak ediyor. Hak eden bu tartışmaların biri de iklim meselesi. Tartışmanın öznesi eksik ve yanlış “iklim değişikliği” tartışması mı yoksa öznesi genelde belli ve bu olayda bağlantıların nicelikleştirilmesini gerektiren “iklimi değiştirme politikaları” mı olacağı burada önemli.
Metabolik Yarılmanın Küresel Ölçeği
John Bellamy Foster’ın Marx’tan mülhem geliştirdiği "metabolik yarılma" kavramı, kapitalizmin insan ve doğa arasındaki etkileşimde yarattığı kopuşu anlatır. Bugün bu yarılma, sadece toprağın verimliliğinde değil, küresel enerji rejiminin hiyerarşisinde de yaşanıyor. Küresel Kuzey, kendi sınırları içinde "yeşil dönüşüm" ve "karbon nötr" söylemlerini anlatırken; Güney’in (Venezuela gibi) yeraltı kaynaklarını kontrol etmek için uyguladığı abluka, doğayı bir "kaynak deposu" ve "çöp kutusu" olarak görmeye devam eden o kadim emperyalist mantığın ürünüdür. Venezuela’nın petrol rezervleri üzerindeki kavga, aslında karbon sermayesinin kendi metabolik krizini aşmak için alanı zorla yeniden düzenleme girişimidir.
Zengin Kuzey’in ihraç ettiği iklimi değiştirme politikaları tekelleşen fosil yakıtlar ile halkın ulaşabildiği geleneksel enerji kaynakları arasında bir savaşım tartışmasını burada kaçınılmaz ve bu tartışma öznenin niteliğini ve bağlantıların nicelikleştirilmesini zorunlu kılıyor.[1]
Neden İklimi Değiştirme Politikası?
“İklim değişikliği” denilince insan kaynaklı olarak nitelendirilmesi, sanayileşmeyle eşitlenmesi hâkim tartışma. Bunu bir sınır örgütü[2] olarak görebileceğimiz Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, IPCC raporlarında çok net görüyoruz. Böyle bir tanımlama iklim meselesinde fosil yakıtların dört yüzyıla yakın savaşımı yok saymakta, 16. yüzyılın ortalarından bu yana yaşanılan hikâyeyi görünmez kılmakta. Fosil yakıtların halkın erişebildiği geleneksel yakıtları yakalaması İngiltere’de 1700’lerin başını, dünyada ise 1900’lerin başında gerçekleşirken, sahnedeki oyuncu neredeyse tek başına kömür vardı. Haliyle fosil yakıtların tekelleşme ve hakimiyet sürecinin iklim müzakereleri ve anlaşmaları ile etkilenmesini bekleriz. Ancak bütün devletlerin iklim karnesini, küresel anlaşmaların henüz olmadığı ve tek olan Çerçeve Sözleşmesi’nin yeni yürürlüğe girdiği 1980-2000 dönemi ("İklim 1.0") ile elimizde artık yürürlükte olan Çerçeve Sözleşmesi, buna eklenen Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması’nın olduğu 2001-2021 dönemini ("İklim 2.0") karşılaştırdığımızda[3] sonuç oldukça şaşırtıcı. İklim 1.0 dediğimiz ilk dönemde fosil yakıt tüketiminin İklim 2.0 dediğimiz ikinci dönemde azalmasını beklemek, öyle olmasa bile artışın ciddi bir oranda düşmesi gerekiyor. Çünkü sahnede fosil yakıt şirketlerine karşı bir duruş var. Ancak yanılıyoruz. İklim 1.0’da kömür tüketimi 100 birim artarken İklim 2.0’da 240 birim artmış. Gaz tüketiminde ilk dönem artış 100 birim iken, ikinci dönemde artış 156 birim! Tek başına kömürdeki bu artış bile bize iklim politikasının değil, iklimi değiştirme politikasının bar olduğunu olduğunu gösteriyor. Bu resme bir de petrolü eklediğimizde ilk dönemde 100 birimlik artışa rağmen ikinci dönemdeki artışın 106 birim olduğu görülüyor.
Taraflar Konferansı, yani COP’lar, iklim anlaşmaları, ulusal iklim mevzuatları hiçbir işe yaramadığı gibi eskisinden daha kötü bir dünya ile karşı karşıyayız. Burada iklim değiştirme politikasını güçlü kılan........