menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir Diaspora Uzamı Olarak Memleket ya da “Bu Atlı Karıncanın Bayım, Jim Crow Kısmı Nerede?”

15 0
12.06.2025

Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor…”

Oğuz Atay

“Sıradan insanlar hep görünüşle ve bir işin sonucuyla tuzağa düşürülürler” diye yazıyordu Machiavelli, meşhur Hükümdar adlı kitabında.[1] Yaptığı, göremedikleri şeyleri duyumsama yetisinden yoksun kimselerden müteşekkil bir kalabalığın defolu ‘virtu’suna dair kâhince bir okumaydı. Gerçi her dönem bu tür felsefi/sosyolojik okumalar yapılmış; halk, kitle, güruh, topluluk yahut toplum denen yığının zihnî/sinirsel röntgeni çekilip durulmuştur birileri tarafından; de la Boétie, Le Bon, Tocqueville, Lasswell, Tarde, Feud, Adorno, vs. Sıradanlık, hatta aymazlık bilincinin siyaseten yeniden ve yeniden üretilip yığınların telkin yoluyla idare edilişi hiçbir zaman hayra alamet neticeler vermeyip kitlesel tekamülü akamete uğratmış olsa da sağlamlığı denenmiş bir politika olagelmiştir hep. Söz konusu tefekkür yoksunu sıradanlığa bir de fazladan hamasi, ayrıştırıcı ve zehirleyici fikir ve söylemlerin asabiyet örseleyici dili eklendiğinde; değil sınıfsız, imtiyazsız ve kaynaşmış bir kütlenin üyesi olmak, bütünü bir arada tutan ortak hissiyat zemini bile anlamını yitirebilir. Hele ki, siyaseten baskıcı, çoğunlukçu, otoriter bir düşünce ve kanaat yapılanmasının uysal ve itaatkâr bir aidiyeti yegâne makbul varoluş ve kimlikmiş gibi dayattığı yerde soluk almak dahi imkânsızlaşabilir. Kısaca, yaşadığı toplumda kabul görmeyen, o toplumun değerleriyle uyumlu olmayan, muhatabından yeterince karşılık bulmayan bir yüzün olanca yitikliğiyle, kişi her nerede bulunuyorsa bir başka yerde olmak isteğiyle doludur hep. Tıpkı İstanbul Ansiklopedisi dizisinin başkarakterlerinden Nesrin’in durumunda olduğu gibi.

Bu bedbin ve tenakuz yüklü girişten de anlaşılacağı üzere, uzunca bir süredir vicdan ve infial yorgunluğundan mustarip, her sabah içi boş bir elbise gibi yaşama asılanların yalnız ve güzel ülkesinde işler pek iyi gitmiyor şu sıralar. Foucault’ya atfen söylersek, adeta daha dış kapının eşiğinde başlayan bir hapishane var. Sokaklarda, evlerde, işyerlerinde birbirine karşı hoşgörü eşikleri daraltılmış insan yığınları, asık suratlarıyla geçip gitmekteler birbirilerinin omuz mesafesinden. Evlerin içinde, kapıların dışında, her yerde acı sarı bir renk ırgalanması eşliğinde, dalayan bir bozkır var yürekleri. Günler, haftalar, aylar, hatta yıllar birbiri ardı sıra hoyratça heba olup gittikçe, fikrini zikri yerine menkule tahvil etmekte beis görmeyenlerin borsalarında vahşi dalgalanmalar... Doğruyu söylemek gerekirse, elli küsur yıllık yaşamımda bunca kapalı havalara denk gelmişliğim yoktu, sayelerinde taammüden yaratılmış karanlıklardan mütevellit incinmiş bir göğüm var artık. Sadece benim mi? Memleket sathında genel bir nezaket azalmasından, gudubet patlamasından mustarip herkesin…

Sadede gelelim… Selman Nacar’ın Netflix dizi kataloğunda gösterilen sekiz bölümlük İstanbul Ansiklopedisi’ni [2] adeta ülkece yaşadığımız zihinsel ‘telef’in özeti gibi izledim. Anlamı her geçen gün daha da bulanıklaşarak göreceli hale gelen yer/yurt/mekân/memleket bilincinin farklı fikriyat ve hayat görüşleri arasında neden olduğu çatlağın boşluğundan yükselen ürkütücü bir çığlık olarak… Aşırı melodramatik ve santimantal anlatımına ve lafzına rağmen, söyleyeceğini bağırıp çağırmadan, nezih bir üslupla söyleyen bir hikâye olarak deneyimledim. Yıllardır susan, içine doğru bağıran bir ülkenin susulmuş şeylere yanıtı olarak, en çok da. Belki de Bir Başkadır, Gassal, Kızıl Goncalar ve -bir ölçüde- Kızılcık Şerbeti hattında, yine ve yeniden bir başka yakıcı memleket meselesini işaret ettiğinden. Dizinin içerdiği tezler, birçok ibretlik vesikayla birlikte, tam da Sırrı Süreyya Önder'in muhterem ve müstesna anısı için düzenlenmiş cenaze töreninin ilk matem saatlerine denk getirilmiş o menfur ve melun saldırıyla birlikte düşünüldüğünde, denebilir ki bazılarımız için memleket gerçekten de uzun zamandır gurbetin ta kendisi... Bu buzullaşmış iklimde, bizi birbirimizin gerçek kardeşliğine ve şefkatine karşı koruyan üveylikler ve bu ayrılığın önümüze koyduğu türlü çeşitli engeller Doktor Nesrin’i (Canan Ergüder) yaşadığı yere tahammül edemez hale getiren nedenlerle aynı. Geleceği ve umutları çalınmış, hayal kapasiteleri örselenmiş, burunlarının ucunu dahi göremez hale geldiklerinden gelecek ufukları körelmiş, henüz ömürlerinin baharında gençliklerinden vurulmuş milyonlarca Zehra’nınkiyle de (Helin Kandemir). Bir yanımız köklerine çakılı, ayrılmayı bilmez haldeyken; öbür yanımız müebbet seferi yolculuklarda, binmiş gidiyor bir kıyamete doğru. Kopuşla bağlanma, gitmekle kalmak arası bir berzahtayız. Ve merhum Önder’n ölümünden kısa bir süre önce Marx’a atfen yaptığı “Tarihin tekerleği hep ileriye ve iyiye doğru dönüyor” mealindeki son paylaşımının içerdiği iyimserlik de yaşadığımız açmazlara kifayet edecek türden değil. Zira tekerleğin gıcırtısı yürekler sağır ediyor bazı coğrafyalarda...

İstanbul Ansikopedisi’nden önce, en azından bir veya birkaç veçhesiyle, ulvi memleket meselesine temas etmiş olan sayısız popüler dizi ve film yapıldı kuşkusuz. İstisnasız, hepsi de medyatik popüler kültürün “azami etki ve ani eskime döngüsü” ilkesi uyarınca kısa bir süre tartışıldıktan sonra hızla unutulup gitti. Muhtemeldir ki İstanbul Ansiklopedisi’nin akıbeti de öyle olacak. Son kertede, dizinin dert edindiği meseleler, kucağımıza bıraktığı kimi önemli sorular var. Bu yazıda dizinin içerdiği zımni-açık sorulardan hareketle asıl üzerinde durmak istediğimiz şey, memleket tasavvurunun algısal dönüşümü. Başka bir deyişle, yazının ana sorunsalı, Zehra’nın iki farklı kültür dairesi arasındaki yitmişliği ile Nesrin’in bir türlü yaşadığı ülkeyle kuramadığı bağın bize memleket hakkında ne tür düşünceler esinlediği. Yani daha çok memleketin değişen, dönüşen, göreceli hale gelen anlamı bazılarımız için. Bu, bir anlamda ezelî geleneksellik-modernlik karşıtlığı bağlamında Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filminin de konusuydu. Yusuf ve Mahmut arasındaki yabansılık, geçimsiz birliktelik, zoraki misafirliğe karşılık istemsiz konukseverlik, vs. İlki, doğup büyüdüğü kasabayı arkasında bırakıp, geleceğini büyük şehrin kimi yaban seslere sağır dokusunda kurmaya çalışırken; diğeri, içinde kaybolup gittiği akışın kıyılarında durmuş yaşamına dair manalı, tatminkâr kanıtlar bulmaya çabalıyordu. İlkinin tüm masumiyetiyle varmaya çalıştığı yer ikincisinin bir dolu sahtelik ve sapmayla saplanıp kaldığı, kurtulmayı bir türlü başaramadığı batağıydı adeta. Yusuf’un arzu ettiği idealin Mahmut'ta boş bir gösterene, felce uğramış bu görüntüsü hakikaten de yürek burkucuydu. Her ikisi de bilmedikleri ama ısrarla içine sığmaya çalıştıkları büyük bir boşluğun içinde çırpındıkça, aralarındaki duygusal mesafe kapanıyor, ama yine de birbirlerinin hakikatine muhayyel bir “uzak”lığın iki ucundan bakıyorlardı. Her ikisi de zamanla yabancısı oldukları bir aşinalığın mağlupları olarak mutsuz ve umutsuz kişilerdi. İlki, gelecek zamanın geçmişinde, ikincisi geçmiş zamanın ilkinde savrulmakta gibiyse de birbirinin zamanında değillerdi hiçbir surette.

İstanbul Ansiklopedisi de zıt ama gerçekte birbirini tamamlayan iki karakterin kişisel hikâyeleri üzerinden, görünüşte “kenarda” olmanın hoşnutsuz bilincine el veriyor. Bulunduğun mekâna yerleşememenin, Nesrin karakterinin Duygu Asena’ya atfen dediği gibi, “hayatında eksik olanı her şey zannetmenin” yanılsamasını somut, majör bir çatışmaya odaklanarak değil, içsel muhasebenin sakin diliyle veriyor. Hayatı tüm boyutlarıyla yaşayamama, hep bir şeylerin eksikliğini hissetme, Reşat Ekrem Koçu’nun ancak “G” harfine dek yazabildiği ansiklopedisinin gerçeğiyle de bire bir örtüşüyor. Kaldı ki, göreceli umutsuzluk diye bir şey var. Kimimizin gerçeğini aradığı yer, diğerinin artık hatırlamak istemediği bir şeye tekabül edebiliyor. Kenarda olmanın hoşnutsuzluğu dediğim de biraz buradan geliyor, unutmaya çalışırken attığımız safralar yüzünden neredeyse yitip gidecek bir hafifliğe varmaktan. Nesrin için bu yük o kadar ağır, hafifleme isteği o denli yoğun ki, ne alzheimer hastası olan annesi ne de kendine bir çıkış yolu arayan kız kardeşi Emel’e (Nezaket Erden) duyduğu sorumluluk onu şehre bağlamaya yetmiyor... Zehra’yla birlikte hayata olan mesafesinin tehdit edilmeye başlaması ise, Nesrin’e yükünü yeniden hatırlatıyor. Yönetmen diziyi 4.3 formatta çekmiş, yani normal ölçülere kıyasla daha dar bir kadrajda. Bunu yaparken muhtemelen karakterlerinin iç daralmasını da hesaba katmış olmalı. Özellikle söz konusu daralmanın önemli kesitlerinden biri Zehra’nın drama hocasının ve okul arkadaşlarının huzurunda sarf ettiği sözlerinde[3] açığa çıkıyor somut olarak. Bu itiraf yüklü monolog her ne kadar dizinin ağırlık noktasını Nesrin'in yersiz-yurtsuzluğundan başörtülü annesinin yaşadığı dışlanmışlığa kaydırsa da hikâyenin merkezini oluşturan soru değişmiyor: Huzur verecek toprağı, şehri, hayatı nerede bulmalı? Yani bizi her halimizle kabul........

© Birikim