Kanun Yoluyla Tahakküm
Gizemli sokak sanatçısı Banksy Londra’daki Kraliyet Adalet Sarayı'nın merdivenlerinin hemen dışında yer alan duvara yeni bir eserini daha yerleştirdi. The Associated Press’in haberine göre eser Kraliyet Adalet Sarayı'nın duvarında 8 Eylül 2025 ortaya çıktı. Banksy aynı gün ilerleyen saatlerde eserini Instagram hesabında duvar resmini “Kraliyet Adalet Sarayı. Londra” başlığıyla paylaştı. Eserde yerde yatan, üzerinde kan lekeli boş bir pankart tutan bir protestocu var. Protestocunun hemen üzerinde ise at kılı peruk takmış ve şiddetli bir hareketle tokmağını kaldıran geleneksel bir yargıç yer alıyor. Yargıç protestocuyu elindeki tokmağı kullanarak dövmekle meşgul. The Guardian’ın haberine göre bu eser Filistin yanlısı gösterilere atıfta bulunuyor. Avrupa bölgesinde polisin ve yargının Filistin’de yaşanan soykırımı protesto edenlere gösterdiği şiddet dolu ve sert tavır düşünüldüğünde son derece yerinde bir tespit. Eseri şu anda kültürel ve tarihi bir miras olarak nitelendirilen binayı koruma gerekçesiyle yetkililer kapatmış durumda. Eğer Banksy aynı resmi Londra’daki Kraliyet Adalet Sarayı’nın duvarına değil de Türkiye’deki herhangi bir adalet sarayının duvarına yapmış olsaydı, Filistin protestoları ile sınırlı kalmayacak şekilde, son yıllarda yaşadıklarımızın hal-i pür melali olabilirdi!
Banksy’nin küçük ama görünür, ironik ama yıkıcı “Kraliyet Adalet Sarayı, Londra” eserini ister doğrudan adalet ikonografisini tersyüz eden bir siluet, ister görkemli taş cephenin üzerine iliştirilmiş küçük bir mizah çivisi gibi düşünelim, bize şunu hatırlatıyor: adalet yapılan taş saraylara asılmış tabelalardan ibaret değildir. Nitekim Banksy, yüzyıllık bir mimarinin saygın taşına sprey boyayla dokunarak, “binaya değil, içindeki iktidar ilişkilerine bak” diyor. Teraziyi duvarda değil, kararın ağırlığında; gözü bağlı adaleti heykelde değil, kör olmayan bir tarafsızlıkta aramamız gerektiğini söylüyor. Bizleri, kadim zamanlardan günümüze uzanan, adalet üstüne yapılmış yaklaşık üç bin yıllık tartışmalara geri götürüyor.
Banksy’nin yarattığı çağrışım bugün Türkiye’de daha da yakıcı bir hale geldi. Çünkü Türkiye’de de “adalet sarayı” ile adalet duygusu arasındaki mesafe büyüyor: mahkeme salonlarının görkemi artarken, kararların meşruiyeti sorgulanıyor; kanunun sesi yükselirken hukukun üstünlüğü alçak bir tonda kalıyor. Son yıllarda yargıya yönelen eleştirilerin ortak paydası tam burada düğümleniyor: kanun yoluyla tahakküm—yani hukukun, temel hakların ve özgürlüklerin değil, politik tasarrufun taşıyıcısına dönüşmesi. Banksy’nin taşla boya arasındaki gerilimi, Türkiye’de normla emir arasındaki gerilime benziyor. Duvardaki tabelada görünen adalet ile içeride işleyen adaletin her zaman aynı olmadığını söylüyor. Eğer bir yargı düzeni, eleştirel ifadeyi suç, barışçıl itirazı tehdit, politik rekabeti “düzeni bozma” olarak kodlamaya başlıyorsa, duvardaki adalet tabelası ne kadar sağlam görünürse görünsün, terazinin kefeleri çoktan ayarlanmıştır. Aslında bu durumun İngilizce literatürde bir karşılığı da bulunuyor: bu yazıda, epeyce bir cebelleştikten sonra, “kanun yoluyla tahakküm” olarak çevirmeyi önereceğim “rule by law”.
Kanun yoluyla tahakküm (rule by law) kavramı otoriter rejimler ya da yönetimlerdeki kanun düzenini ifade etmek için, demokratik ve insan haklarına saygılı rejimlerdeki “hukukun üstünlüğü” (rule of law) kavramının karşıtı olarak kullanılageliyor. Kısacası içinde yaşadığınız rejimi ifade ederken, bir lapsus ya da imla kurbanı olur “rule” ve “law” kavramlarını birbirine bağlarken “of” değil de “by” kullanırsanız, sözlükler ne derse desin epeyce farklı bir yöne savrulmuş olursunuz. Nitekim bu yazıda “hukukun üstünlüğü” (rule of law) ve “kanun yoluyla tahakküm” (rule by law) arasındaki ince ama belirleyici farkı, Türkiye’de “yargının politikleşmesi”, “toplum ve politikanın yargı yoluyla dizayn edilmesi”, “hukukun üstünlüğünün ihlali”, vb. kavramlar bağlamında tartışmaya çalışacağım.
Türkiye’de son yıllarda yargı erkinin politikanın etki alanına girmesi hukukun üstünlüğü ilkesine son derece ciddi zararlar verdi. İktidarın, hukuku daha doğrusu bir gecede yazıp ertesi gün meclisten çıkardığı kanunları bir tahakküm aracı olarak kullanarak, muhalifleri baskı altında alma çabası günden güne iyice su yüzüne çıktı. Bu durum, klasik anlamda “hukukun üstünlüğü” (rule of law) idealinin zıddı olan “kanun yoluyla tahakküm” (rule by law) kavramıyla açıklanıyor. Hukukun üstünlüğü, yasaların herkese eşit ve adil uygulanmasını, keyfî iktidar kullanımının engellenmesini içerirken; kanun yoluyla tahakküm, hukukun araçsallaştırılarak iktidarın çıkarlarına hizmet etmesi anlamına geliyor ve daha çok otoriter rejimler veya yönetimler için kullanılıyor. Bu yazıda ilk olarak Carl Schmitt, Gianluigi Palombella ve David Dyzenhaus gibi kuramcıların görüşleri ışığında “kanun yoluyla tahakküm” kavramını tartışacağım. Ardından Tamir Moustafa’nın geliştirdiği kuramsal çerçeveyi kullanılarak, otoriter rejimlerde mahkemelerin işlevleri ekseninde Türkiye’de özellikle son üç yılda yaşanan gelişmeler değerlendirmeye çalışacağım. Bu bağlamda Gezi davası, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş kararları, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı’na açılan dava, Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) yönelik operasyonlar, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısı, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına uyulmaması gibi somut örneklere değineceğim. Ayrıca Dünya Adalet Projesi (World Justice Project) gibi kaynaklardan Türkiye’nin son üç yıldaki Hukukun Üstünlüğü Endeksi (The Rule of Law Index) verileri ile temel hak ve özgürlükler ve yargı bağımsızlığı alanlarında yaşanan gerilemelere değineceğim. Konuyla ilgili kuramsal çerçeve ile güncel gelişmeleri bir araya getirerek, Türkiye’de yargının politikleşmesi olgusunu “kanun yoluyla tahakküm” (rule by law) perspektifinden ele almaya çalışacağım.
Hukukun Üstünlüğü versus Kanun Yoluyla Tahakküm
Hukukun üstünlüğü (rule of law) en basit ifadeyle, devletin ve toplumun hukuk kurallarıyla bağlı olmasını ve keyfiliğin önlenmesini ifade eder. Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu “Hukukun Üstünlüğünü” (rule of law) beş temel ilkeye dayandırıyor. (1) Kanunilik; (2) Hukuki Kesinlik; (3) Gücün Kötüye Kullanımını Önleme; (4) Kanun Önünde Eşitlik ve Ayrımcılık Yapmama; (5) Bağımsız ve Tarafsız bir Adalet Mekanizmasına Erişim. Kanunilik, kanunların herkes için olduğu söyler ve iktidara sınırlar koyar. Hukuki kesinlik ise, kanunlar açık, erişilebilir ve öngörülebilir olmasını ifade eder. Gücün kötüye kullanımını önlemek ise “gücün tek bir otoritenin elinde toplanmasını” önler ve kuvvetler ayrılığı ilkesiyle sıkı sıkıya bağlıdır. Böylece keyfiliğin önlenmesi için kontroller yapılır. Kanun önünde eşitlik ve ayrımcılık yapmama söz konusu olduğunda, kanunlar herkesi korur ve eşit şekilde uygulanır; ayrımcılık kesin bir şekilde yasaktır. Haklarının ihlal edilmesi durumunda, herkes bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde haklarını savunabilir. Tüm bu ilkeler ideal bir hukuk devletini temsil eder. Buna karşılık kanun yoluyla tahakkümün (rule by law) hüküm sürdüğü yerlerde, söz konusu beş temel ilke yerine, kanunlar iktidar sahiplerinin hedefleri için kullanılır; araçsaldır ve sonuç itibariyle hukukun üstünlüğüne zarar verir.
Tarihsel olarak “hukukun üstünlüğü” (rule of law) kavramı genellikle “kişilerin yönetimi” (rule of men) denilen, hukukun olmadığı veya keyfî kararların hüküm sürdüğü yönetim anlayışının karşısına konumlandırılmıştır. Ne var ki modern otoriter yönetimlerin birçoğu, banal zorbalık yerine kanunları kullanarak meşruiyet sağlama yoluna gidebilmektedir. Reuben Balasubramaniam gibi yazarlar, kanun yoluyla tahakkümü (rule by law), hukukun üstünlüğünün patolojik bir hali olarak niteler: Yani meşru hukuki düzenin sınırları zorlanarak gayrimeşru amaçlara hizmet edilir. Jothie Rajah da benzer biçimde, iktidara bağımlı hale gelen ve hakları zayıflatan, devlet gücünün denetimini aşındıran bir “hukuk” biçimi olarak tanımlar. Mark Massoud ise bunu “hukukun üstünlüğünün devlet eliyle kötüye kullanımı” olarak ifade eder. Kısacası kanun yoluyla tahakküm (rule by law), hukukun formunu muhafaza edip içeriğini boşaltarak, iktidara sahte bir meşruiyet kılıfı sağlamaktır.
Kuramsal düzeyde, hukukun üstünlüğü fikrine il güçlü karşı çıkış Nazi Almanya’sının hukuk danışmanı Carl Schmitt’e dayandırılıyor. Carl Schmitt’e göre hukuk, politikadan bağımsız soyut normlar bütünü olmaktan ziyade, egemenin somut iradesini yansıtan bir araçtır. Carl Schmitt’in vurguladığı “norm vs. emir” ayrımı, bize hukukun üstünlüğü (rule of law) ile kanun yoluyla tahakküm (rule by law) arasındaki temel farkı gösterir: Birinde hukuk, iktidarı bağlayan ve sınırlayan normlar bütünüdür; diğerinde ise hukuk, iktidarın her somut olaya dair emirlerini meşrulaştıran bir vasıtaya indirgenir.
Çağdaş kuramcılardan Gianluigi Palombella, kanun yoluyla tahakküm (rule by law) kavramının hukukun üstünlüğünden (rule of law) tamamen kopuk ve ona asimetrik biçimde karşıt bir kavram olarak ele alınması gerektiğini savunur. Gianluigi Palombella’ya göre kanun yoluyla tahakküm (rule by law), hukukun üstünlüğünün (rule of law) içerdiği içsel değerleri (örneğin keyfilik karşıtlığını, temel haklara saygıyı) terk ettiği için, normatif açıdan bütünüyle hukukun üstünlüğüne (rule of law) zıt bir anlayıştır. David Dyzenhaus’a göre, hukukun araçsallaştırılarak aşama aşama boşaltılması, bir noktadan sonra “artık hukukun bile kalmadığı” bir duruma yol açabilir. Öyle ki bir süre sonra “kanun yoluyla tahakküm” (rule by law) iddiası dahi inandırıcılığını yitirir. Bu görüş, hukukun asgari gereklerinin bile yok sayıldığı uç durumlara dikkat çeker ki bu, artık kanunilik kisvesi altında keyfiliğin hüküm sürdüğü bir ortam var demektir.
Sonuç olarak ortada son derece niteliksel bir fark vardır: “Hukukun üstünlüğü” (rule of law), iktidarı sınırlayan ve normatif değerler barındıran bir ilkeler manzumesidir; buna karşın “kanun yoluyla tahakküm” (rule by law ya da Schmitt’in ifadesiyle politik bir hukuk anlayışı), iktidarın iradesini hukukun kılıfı içinde dayattığı, strateji ve yönelimi bambaşka bir yönetim mantığıdır. Türkiye örneğinde son yıllarda yaşananlar, ne yazık ki bu ikinci mantığın güç kazandığına işaret ediyor. Ancak kanun yoluyla tahakkümün (rule by law) işler kılınması için önemli bir mekanizmaya ihtiyaç var: Mahkemelere ya da Yargıya.
Hukukçu ve politika bilimi alanındaki çalışmalarıyla bilinen Martin Shapiro 1980’lerin ilk yarısında, hukuk ve politika, özellikle de mahkemelerin politik sistemlerde taşıdığı rolü inceleyen karşılaştırmalı çalışmalar yapılaması yönünde bir çağrıda bulunmuştur. Bugün bu çağrının karşılık bulduğunu ve mahkemelerin demokratikleşen ülkelerdeki rolü, hukuk ve toplumsal hareketler arasındaki ilişki, uluslararası politikanın yargısallaşması gibi konularda farklı ülkeler ve rejimler hakkında hatırı sayılır düzeyde çalışmalar yapıldığını söyleyebiliriz. Söz konusu çağrının yıllar sonra peşinden giden araştırmacılar arasında Tamir Moustafa ve Tom Ginsburg da yer alıyor. Tamir Moustafa ve Tom Ginsburg’un otoriter rejimlerde mahkemelerin üstlendikleri işlevlerini inceleyen karşılaştırmalı çalışması, Türkiye’yi de içerecek şekilde, bizlere farklı ülke rejimlerden son derece zihin açıcı örnekler sunuyor. Özellikle Tamir Moustafa’nın otoriter rejimlerde yargı ile ilgili işlevsel analizi, konuyu anlayabilmemiz için bizlere son derece faydalı bir çerçeve sunuyor. Aşağıda........
