menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yabancılaşma ve AVM Bahçesindeki Bin Yıllık Yaşam Üzerine

3 0
01.07.2026

“Bu ülkede dört şey olmayacaksın kadın, çocuk, ağaç, sokak hayvanı.” Yaşar Kemal

“Bu ülkede dört şey olmayacaksın kadın, çocuk, ağaç, sokak hayvanı.”

Bu yazı Ankara’da AVM bahçesinde rastladığım anıtsal bir yaşamı temsil eden bin senelik ömre sahip zeytin ağacına ithafen kaleme alınmıştır. Elli senelik bir yaşamı geride bırakmış bir insan olarak yeryüzünde geçirdiğim sürenin en az yirmi katını yaşamış bu canlı abide karşısında yapılanlar tarafımda derin bir acı ve utanç uyandırmış olsa da bu yazı gözyaşı peşinde koşan bir yazı olmayacaktır. Aksine yabancılaşmanın geldiği ürkütücü boyutu görünür kılmak için geçmiş okumalarımdan yola çıkarak yeni kentsel düzen içerisinde görünen üzerinden görünmeyeni ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Bunu yaparken doğa insan ilişkisinin kopuşu, zeytin ağacı ve daha genelde ağaç figürünün geçmişte taşıdığı önem, kültürümüzde bıraktıkları derin izler ve tüm bu tarihsel ve kültürel birikimi pespaye biçimde alaşağı eden kültürel yapının altında yatan ekonomik işleyiş üzerine düşünceler paylaşılacaktır.

Yaşamımızdaki Derin İz: Zeytin Ağacı

Her coğrafya sahip olduğu jeolojik ve jeomorfolojik özelliklerin yanı sıra yarattığı iklim etkisiyle hem inorganik hem de organik yapı kompozisyonunu belirler. İlkokuldan itibaren öğretilen temel seviyede bir bilgi olarak da zeytin ağacı Akdeniz İklim Kuşağı’nda yetişen bir canlıdır. Uzun ömürlü, ekonomik değeri yüksek bu ağaç asırlara varan ömür süresi ve yarattığı ekonomik değer sebebi ile insanlık tarihinde geçmişten günümüze büyük yer tutmuştur. O kadar ki zeytin kutsal kitaplarda kendine yer bulmuş, birçok semavi dinde referans verilen bir canlı olmuştur. Büyük Tufan’dan sonra yeniden yaşamın müjdesi, güvercinin ağzında tuttuğu zeytin dalıyla verilirken; Kur’an-ı Kerim içerisinde Tanrı’nın üzerine yemin ettiği meyvedir (Bkz. Tin Suresi).

Antik Yunan’da tanrıça Atena’nın da insanlığa armağan olarak verdiği zeytin ağacına ilişkin ilk görsellerin tarihinin M.Ö 1600’lü yıllara dayandığı bilinmektedir. (Yücel ve Doğrusöz, 2025: 76).

Daha geniş bir başlıkta ele alırsak ağaç figürü, başlı başına taşıdığı uzun yaşam ve insan hayatında sağladığı fayda nedeniyle folklorik ve kültürel öğe olarak gündelik hayat içerisinde yer almıştır. Şarkılarda, türkülerde yer aldığı gibi kimi zaman üretilen somut ürünlerde birer desen, kimi zaman da yaşamla ölüm arasındaki sürekliliğin sembolü olarak kullanılan figür olmuştur.

Birçok yerde de ağaçlar ya topluluk olarak ya da tekil olarak kutsal addedilmişler, bu özellikleri ile saygı gösterilen ve dokunulmaz olan olmuşlardır. Örneğin Güney Hindistan’daki Tamil Nadu Kutsal koruluklarının, yontma taş ve cilalı taş devirlerine (MÖ 8000-MÖ 6000) tanıklık ettikleri belirtilmektedir (Krishna ve Sankar’dan akt. Kurdoğlu, 2011: 60).  

Kutsallıklardan gündelik pratiklere kadar hayatımızda yeri olan zeytin ağacı günümüzde de uğruna mücadele edilen, hapis yatılan, insan olarak doğadaki yerini erdemli şekilde konumlandırmış kişiler için hâlâ saygı duyulan bir canlıdır. Ancak zeytin ağacı ister kırsalda olsun isterse kentte olsun hakim ekonomik işleyişin ve onun yansıması olarak yaratılan kültürel üstyapının yıkıcı etkilerine maruz kalmaktadır.

1000 yıllık ömre sahip anıtsal bir canlının köklerinden koparılarak, anlam yoğunluğundan sıyrılıp, ekolojik talepleri görmezden gelinerek karasal iklimin başkenti Ankara’da AVM bahçesine hapsedilmesi bu yıkıcı etkinin örneklerinden biridir. Bu durum esasen kırsal alanda Akbelen’de zeytin ağaçlarını katleden ekonomik işleyişin, kentsel alanda tezahür etmiş halidir.

Burada mutlak bir ölüm yoktur. Ancak AVM bahçesinde hapsedilmiş, plaza estetiğine göre budanmış bu anıtsal varlığın elbette bize anlattıkları vardır.     

Kapitalist Sistem İçerisinde İnsan Doğa İlişkisinin Dönüşümü

Özünde özel mülkiyete dayalı bir birikim rejimi olarak adlandırabileceğimiz kapitalizmin ideolojik kökenini oluşturan liberalizm, tarih sahnesine ilk çıktığı andan itibaren doğa ile kurduğu ilişki insanlık adına yıkıcı olmuştur. Liberal ideolojinin kurucu kişiliklerinin en başında yer alanlardan John Locke’a göre akıl sahibi insan adeta yeryüzünde ayrıcalıklı olarak kutsanmış bir varlıktır. Rasyonel akıl tanrısal bir yeti, rasyonel aklı kullanarak yeryüzünü şekillendirmek ise insanoğluna verilmiş tanrısal bir görevdir (Locke, 2013). Bu tanrısal görevi Locke şu şekillerde ifade etmiştir: “Dünyayı insanoğluna ortak olarak veren Tanrı, aynı zamanda insanın ihtiyacı olanı elde etmesi için emek sarf etmesini emretmiştir” (2010: 49) ve “Tanrı dünyayı çalışkan ve rasyonel olanın kullanması için vermiştir” (2010: 50).

Görüldüğü üzere liberalizmin kuramsal çerçevesi içerisinde doğa adeta boş ve değersiz bir alan olarak tanımlanmış olup; sadece insanın kullanımına girdiği zaman onun özgürleşebilmesine aracılık ettiği oranda anlam kazanabilecek bir alan olarak görülmüştür. Bu kapsamda çevreye, liberal ideoloji içerisinde yüklenmiş herhangi bir ahlaki anlam veya değer yoktur. Liberalizm, doğa ve insan arasındaki ilişkiyi insanın ekonomik faaliyetleri aracılığıyla doğa ile sürdürdüğü güç ilişkisi üzerinden kurgulamış ve doğaya iki temel rol yüklemiştir. Somut olarak yüklediği rol gereği doğa, bitmez tükenmez kaynaklarla dolu bir alan; soyut olarak da insanın üzerine zafer kazanarak elde ettiği haklardan vücut bulan bir bütündür (Wissenburg, 1998). Liberalizmde, doğa insana hem dost hem de düşman iki yüze sahip olmuştur. Doğa hem isteklerimizi gerçekleştirmek için gereken kaynakları sağlayan, hem de isteklerimizin önünde engel oluşturan vahşi, ham, ele geçirilmemiş bir yapı olarak tanımlanmıştır.

Wissenburg’dan farklı olarak Stroup ise doğanın vahşiliğini tamamen kıtlık kavramı ile ilişkilendirerek açıklamıştır. Stroup’a göre doğa, bir kıtlık dünyasıdır ve dolayısıyla bu dünyada acımasız rekabet ve çatışma kaçınılmazdır (Stroup, 2014). Onu evcilleştirmek ve yenilebilir, içilebilir, giyilebilir, kullanılabilir duruma getirmek için dönüştürmek zorunluluğu vardır. Doğanın birinci yasası olan hayatta kalmayı başarma prensibine göre, klasik liberalizme referansla doğada her varlıktan farklı ve ayrıcalıklı olarak rasyonel akılla donatılmış insan için bu bir doğal haktır (Wissenburg, 1998).[1]

Görüleceği üzere doğa; liberal ideolojide zaptedilecek, özel mülkiyetle örüldükçe anlam kazanacak hammadde kaynağı olarak görülmüştür. Herhangi bir parça-bütün, etik veya ahlaki ilişki yoktur. Doğa ile kurulan bu yıkıcı ilişki doğa ile insan arasındaki metabolik bağı koparmış, onu parçası olduğu doğaya karşı yabancılaştırmıştır. Doğayla metabolik bağı kopan insan, kapitalist üretim ilişkileri içerisinde toplumsal faydayı temsil eden kullanım değerinden öte salt değişim değerine odaklanmış; üretim ilişkileri içerisinde tüm değerlerini yitirmiş, adeta çırılçıplak kalmıştır. Büyük bir anlam boşluğu içerisine düşen insan, Ollman’ın ifadesi ile artık sadece bir et yığınından ibarettir (Ollman, 2012: 217).

Hızlı ve Şuursuz Tüketimin Stratejik Aracı Olarak İmajın Gerçeklik Karşısında Öne........

© Birikim