Komünal Devlet Mümkün mü?: Venezuela Komünlerinin Yükselişi ve Düşüşü
3 Ocak 2026 gecesi ABD’nin Caracas’a dönük saldırısı ve Nicolas Maduro ile Cilia Flores’in ABD’ye kaçırılması, Venezuela krizini “yaptırım–ambargo” çizgisinden çıkarıp doğrudan egemenlik ve rejim değişikliği tartışmasının merkezine yerleştirdi. Bu olayın asıl sarsıcı tarafı, hamlenin gözü kara cüreti kadar, Venezuela’nın bir zamanlar “Komün ya da hiçbir şey!” sloganıyla dalga dalga yükselen komünal ufkundan bu kırılma anına, beklenen ölçekte bir taban seferberliği doğurmadan gelmiş olmasıdır. 2002’deki darbe girişimi sırasında, emekçi sınıfların sokağa inip Chavez’i geri getiren toplumsal refleksinin 2026’da aynı yoğunlukla tekrarlanamaması, yalnızca yoksullaşmaya, politik yorgunluğa, göçe bağlanamayacak kadar derin bir siyasal boşluk hissi yarattı. Bu boşluk, komünlerin kriz yıllarında maddi ve siyasal olarak daraltılmasıyla, içeride yeni bir sınıfsal kümelenmenin -bürokratik ayrıcalıkların, rant ağlarının ve boli-burjuvazinin- sol söylem içinde semirmesiyle birlikte okunmayı zorunlu kılıyor (Ellner, 2016; Fuentes, 2019; Schalk, 2022). Venezuela’da dış kuşatma ile iç çözülme, birbirini besleyen iki dişli gibi işledi. Dış basınç içerideki baskıyı sertleştirdi, içerideki baskı da dış müdahalenin maliyetini düşürdü.
Bu kırılma, Venezuela deneyimini aşan ve dünya solunda yeniden yüksek sesle tartışılmaya başlayan daha geniş teorik soruları da beraberinde getirdi: Proletarya partisinin iktidarı merkezileştirip onun üzerinde bir diktatörlük kurabilecek kadar “reel” bir sosyalizm bugün mümkün mü? Çin modeli midir doğru olan? Çin’deki hibrit rejim piyasa sosyalizmi mi, yoksa devlet kapitalizmi mi? Komünalizm, Chavez’in savunduğu gibi devletli bir biçimde mi, yoksa Bookchin’in önerdiği devletsiz, konfederal ve yerel bir hat üzerinden mi daha tutarlı biçimde inşa edilebilir? Venezuela’da yaşananların yanında ülkemizde de Öcalan’ın söyledikleri üzerinden yeniden alevlenen söz konusu tartışmalar soyut kuramsal ayrımlar olmaktan çıktı, somut siyasal deneyimlerin ışığında yeniden düşünülmek zorunda kaldı. Kuşkusuz bu fikirler, tek başına bu yazının sınırlarını aşacak denli geniş ve çok katmanlıdır. Burada amaç, bu büyük teorik ekseni bütünüyle ele almak değil, söz konusu soruların Venezuela komünleri bağlamında nasıl somutlaştığını ve hangi gerilim noktalarında düğümlendiğini görünür kılmaktır.
Venezuela olayını, içinden geçtiğimiz momentte kuruluyor olan “yepyeni” dünya düzeni içinde anlamak gerekir. Neoliberalizmin kriziyle birlikte bir süredir popülaritesini yitirmiş görünen ulus-devletin geri döndüğü görülür. Ancak bu geri dönüş sosyalist bloğun varlık koşullarında bir mevzi olarak kazanılan sosyal devletin geri dönüşü değildir. Tersine, piyasanın devlet zoruyla yeniden örgütlenmesidir söz konusu olan. Trump döneminde ABD’li analistlerin Çin örneğinde olduğu gibi özel şirketlerle doğrudan ortaklık kurma fikrini açıkça telaffuz etmeleri bu açıdan tesadüf sayılmaz. Bu süreçte devlet, liberal-demokratik kabuğunu yırtarak daha otoriter, daha müdahaleci ve daha seçici bir biçimde sermaye birikiminin doğrudan faili haline geliyor. Bu bağlamda Venezuela, Küba, İran, Suriye, Grönland, Ukrayna gibi ülkeler üzerinden cereyan eden paylaşım savaşları ve tehditler, çağın siyasal aklının tutarlı bir devamı olarak beliriyor. Dünya yeniden parsellenirken, egemenlik giderek daha çıplak ve dolaysız güç ilişkileri üzerinden tanımlanırken, uluslararası hukuk ise zorun gölgesinde geri çekilerek, ancak gelecekte yine zora dayalı yeniden inşa edilebilecek belirsiz bir ufka erteleniyor.
Venezuela komünlerinin yükselişi, yukarıda anılan post-neoliberal düzeninin doğum sancılarından önce, neoliberalizmin görece istikrar kazandığı bir tarihsel aralıkta, “21. yüzyıl sosyalizmi” fikrine tutunmanın somut bir deneyimi olarak ortaya çıktı. Bu momentte siyasal ve ekonomik ilişkiler ulusal ölçekle sınırlı kalmıyor, yerel ile küresel arasında yeni bağlar kuruluyordu. Söz konusu olan, bir bakıma yerelin küreselleşmesiydi (glokalleşme). Finansal sermayenin uluslararasılaştığı bu kesitte, Venezuela’da komün fikrinin yükselişinin bir yüzünü petrol oluşturuyordu. Petrol gelirleri, sosyal programları ve yerel örgütlenmeleri besleyen sürekli bir kaynak akışı yaratarak yoksulluğun önlenmesinde kayda değer gelişmeler sağlamıştı. Diğer yüzünde ise siyasal örgütlenme yer alıyordu. Komünal konseyler, komünler, kooperatifler ve silahlı yerel kolektifler, halkın gündelik yaşamın içinden siyasete doğrudan katılabildiği kanallar açmıştı (Wilde, 2017).
Kooperatiflerin büyümesi bu sürecin nicel göstergelerinden biri olarak öne çıktı. Venezuela’da 2000’lerin başından itibaren kooperatif sayısında büyük bir artış yaşandığı, yüz binleri bulan kayıtlı kooperatifler ve milyonlara yaklaşan üyeliklerden söz edildiği farklı kaynaklarda geçer (GEO/Dollars & Sense, 2006). Ancak kooperatif patlamasının tek başına “sosyalizm” anlamına gelmeyeceği, Chavez’in kendi uyarılarında da görülür. Kooperatifler, kapitalist piyasa ilişkileri içinde kolayca soğurulabilir ve kolektif biçim kendi başına sömürüyü otomatik olarak ortadan kaldırmaz. Bu nedenle komünal örgütlenme, siyasal-yönetsel bir dönüşüm olarak tasarlanmıştı (Wilde, 2017).
Komünal konseyler (consejos comunales), mahalle ölçeğinde doğrudan katılım ve kaynak kullanımını hedefleyen bir yapıydı. Komünler (comunas) ise bu konseylerin üst ölçekte federasyon mantığıyla birleşerek hem yerel........
