Nâzım’ın Görmediği Memleket

Bu yıl İzmir Enternasyonal Fuarı’nda Nâzım Hikmet’in hayatını farklı açılardan ele alan geniş kapsamlı bir sergi açılacak. Küratörlüğünü Melih Güneş’in yaptığı, Folkart’ın İzmir Büyükşehir Belediyesi işbirliğiyle hazırladığı sergide yüzlerce belge, el yazması, kişisel eşya, fotoğraf ve film bir araya gelecek.[1]

Çok iyi. Nâzım Hikmet için kaç sergi açılsa, kaç müze kurulsa yeridir. Türkçenin en büyük şairlerinden biridir. Bunu kimse tartışmaz.

Bir tarafta hayatı boyunca komünist kimliğini savunmuş, kapitalizmi, sınıfsal eşitsizliği, sömürüyü ve özel mülkiyet düzenini eleştirmiş Nâzım Hikmet; öte tarafta büyük ölçekli gayrimenkul yatırımları, yüksek yapılar ve lüks konut projeleriyle tanınan bir sermaye şirketi. Folkart’ın İzmir’deki somut kentsel pratiğine bakıldığında durum ironik hale geliyor. Kent çalışmaları literatüründe Folkart, İzmir’de otel, rezidans ve yüksek yapı projeleri üzerinden kent siluetine, altyapıya ve kamu yararına ilişkin tartışmaların doğrudan aktörlerinden biri.

“Kent Suçu ya da Kente Karşı Suç: İzmir Örneği” başlıklı akademik çalışmada Folkart; Özdilek ve İstinyePark’la birlikte, projeleri nedeniyle “kente karşı suç” tartışması içinde açıkça zikrediliyor.[2] Folkart Incity, ayrıcalıklı imar hakları ve yüksek yoğunluklu yapılaşma tartışmaları içinde; Folkart Narlıdere ise kamusal alan işgali örnekleri arasında gösteriliyor. Folkart Incity’de proje için yapılan plan değişiklikleri, İzmir 1. İdare Mahkemesi tarafından “planlama esaslarına, şehircilik ilkelerine, kamu yararına ve imar mevzuatına uygun olmadığı” gerekçesiyle iptal edildi.

İzmir’in toprağından ve yapılaşma haklarından ekonomik değer üreten, kentin mekânını yüksek yoğunluklu ve lüks konut ağırlıklı projelerle dönüştüren bir şirket, şimdi aynı kentin büyük muhalif şairlerinden Nâzım Hikmet’in kültürel mirasının taşıyıcılarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu tür şirketler kente karşı suç işlerken merkezi ve yerel yönetimlerle yakın ilişkiler geliştirerek kentin geleceğine yön verebiliyorlar.

Kapitalizm kendisine karşı çıkmış önemli insanları zaman içinde etkisizleştirerek kendi kültürel dolaşımının parçası haline getirmeye çalışır. Devrimci bir şair, yıllar sonra aşkın, hasretin, memleket özleminin, romantizmin ve “büyük sanatçı” imgesinin içine yerleştirilebilir. Sermaye dünyası hangi Nâzım’ı ve neden sahipleniyor? Komünist Nâzım sergide ne kadar var? Folkart kültürel sponsorluk aracılığıyla prestij ve meşruiyet üretme peşinde mi? Göreceğiz!

Ama bu yazının asıl konusu başka. Böyle büyük bir sergi hazırlanırken, daha önce de tartışılmış ama üzerinde epeydir pek durulmayan bir meseleyi gündeme getirmek istiyorum. Biz Nâzım Hikmet’i gerçekten hatırlıyor muyuz, yoksa kendimize uygun bir Nâzım mı yaratıyoruz? Bu sergi sayesinde bu soruya da cevap arayabiliriz belki.

Türkiye’de yıllarca hapis yatmış, vatandaşlıktan çıkarılmış, memleketinden ayrılmak zorunda bırakılmış büyük komünist şairi anlatıyoruz. Sovyetler Birliği’ne döndüğünde karşılaştığı Stalinist bürokrasiden duyduğu rahatsızlığı da artık daha rahat konuşabiliyoruz.

Ama Nâzım’ın eksik bıraktıklarından pek söz etmiyoruz. Memleketini bu kadar çok anlatmış bir şairin, o memleketin Ermenilerine ve Kürtlerine şiirinde neden bu kadar az yer verdiğini anlatmıyoruz.

Nâzım’dan yaşadığı çağın bütün kötülüklerini tek tek kayda geçirmesini istemiyorum. Böyle bir beklenti elbette anlamsız olurdu. Fakat, kendini enternasyonalist, komünist ve ezilenlerden yana tanımlayan; memleketi, halkları ve adaleti şiirinin merkezine yerleştiren böylesine büyük bir şairin dünyasında Ermeni soykırımı neden merkezi bir yüzleşme konusu haline gelmemiştir? Bu soruyu sormak “insafsızlık” değildir. Ermeni ve Kürt meseleleri herhangi iki “talihsiz olay değil; Nâzım’ın bütün şiirinin merkezindeki “memleket”, “halklar”, “enternasyonalizm”, “ezilenler” ve hatta “Türk halkı” kavramlarını sınayan iki kurucu tarihsel meseledir.

Nâzım Ermenileri ve Kürtleri hiç görmedi, demek doğru olmaz. Gördü. Ama ne Ermeniler ne de Kürtler ve onların yaşadığı büyük tarihsel felaketler, Nâzım’ın şiir ve siyasal evreninin ana meselelerinden biri olmadı.

Memlekette Kimler Vardı?

Memleketimden İnsan Manzaraları… Yalnızca adıyla bile muazzam bir iddia taşır. Bir memleket ve o memleketin insanları. İşçiler vardır. Köylüler vardır. Mahpuslar, yoksullar, askerler, kadınlar, çocuklar vardır. İstasyondaki adamı da görür Nâzım, fabrikadaki işçiyi de. Fakat aynı memleketin yakın tarihinin kökten değişmesinin “konusu” olan iki özneyi çok ender görürüz: Ermeniler ve Kürtler.

Tolga Şirin’in 2024’te yayımlanan çalışmasındaki ifade bu bakımdan çok çarpıcıdır. Şirin, Nâzım’ın Türkler dışındaki etnik kimlikleri tamamen yok saymadığını, fakat Ermeni, Kürt ve Laz göndermelerinin çoğu zaman “tarihsel gelişimin özneleri olarak değil, dekoratif nitelikte” kaldığını saptıyor. Şirin “Nâzım Kürt sorununu reddetmemiştir ama bunun üzerinde pek durmamıştır” diyor.[3]

Benim de anlamaya çalıştığım konu bu. Ermeniler ve Kürtler yok değiller ama özne de değiller.

Nâzım Hikmet gençliğinde milliyetçi şiirler yazdı. 1915’te, henüz on üç yaşındayken yazdığı “Irkıma” şiiri bunun en açık örneklerinden biridir. “Vatana!” ve dönemin başka şiirlerinde de güçlü bir Türk milliyetçiliği vardır.[4] Bunda şaşılacak bir şey yok. Nâzım çok gençtir. Osmanlı İmparatorluğu çözülmekte, Anadolu işgal edilmektedir. Ardından Millî Mücadele, Ankara ve Moskova gelir. Mayakovski gelir. Devrim gelir. Komünizm gelir. Nâzım’ın dünyası değişir. Bu nedenle gençlik şiirlerini çekip çıkararak “Bakın, Nâzım aslında milliyetçiymiş” demek anlamsızdır.

Fakat Ruben Melkonyan, meseleyi daha ileri götürüyor. Nâzım’ın komünist ve enternasyonalist kimliğine rağmen bazı meselelerde milliyetçi düşünce kalıplarını, -hatta yer yer rahatsız edici aşırılıkta olmak üzere-, sürdürdüğünü; özellikle Türkiye’de Türk olmayan halkların uğradığı büyük şiddetler karşısında sessiz kaldığını ileri sürüyor.[5] Bu değerlendirmenin, özellikle gençlik şiirlerinden hareketle Nâzım’da kesintisiz bir milliyetçi çizgi kuran kısmını ikna edici bulmuyorum. On üç-on dört yaşında yazılmış şiirlerden hayat boyu süren bir ideolojik tutum çıkarmak doğru değil. Ama Melkonyan’ın sorduğu temel soru ortada duruyor: Halkların eşitliğini savunan Nâzım, kendi memleketindeki gayrimüslimlere ve başka ulusal gruplara yönelik baskılar konusunda neden bu kadar az konuştu?

Nâzım komünistti. Enternasyonalistti. Faşizme karşıydı. Sömürgeciliğe karşıydı. Bütün bunların doğru olması sorular sormamıza engel değil. Nâzım komünist olduktan sonra içinde yetiştiği Türk-merkezli tarih anlatısından ne ölçüde kurtulabildi?

Nâzım’ın Ermenilerin başına gelenlerden hiç söz etmediğini söyleyemeyeceğimizi belirtmiştim. “Akşam........

© Birikim