“Suça Konu Bildiri”nin 10 Yılı

Devletin vatandaşlarına uyguladığı şiddete hemen şimdi son vermesini talep ediyor, bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak sessiz kalıp bu katliamın suç ortağı olmayacağımızı beyan ediyor, bu talebimiz yerine gelene kadar siyasi partiler, meclis ve uluslararası kamuoyu nezdinde temaslarımızı durmaksızın sürdüreceğimizi taahhüt ediyoruz.

11 Ocak 2016’da Taksim’de bir otelde muhabir olarak takip ettiğim basın toplantısıyla duyurulan bildirinin beyanı buydu. On yıl sonra, suça ortak olmama halinin, şiddete son verilmesi talebinin nasıl ortaya çıktığını, bu sözü söylemenin karşılığında yaşananları anlatmak üzere tekrar yazmaya çalışıyorum. Barış Akademisyenleri’nden Alper Açık, Aslı Odman, Hakan Koçak, Hülya Dinçer, Latife Akyüz ve Nazım Dikbaş ile yaptığımız söyleşilerle on yılda yaşananlara tekrar bakıyoruz.

Suça ortak olmama hali sürerken, bunun karşılığında yaşanan ihlaller ve bu sözü söylemenin bedeli ödetilmeye devam ediliyor. Bunun yanında on yılın sonunda, söylenen sözün muhatabı tarafından değilse de suçun yöneldiği kişilerce duyulmasının, suça ortak olmama halinin kıymeti yerinde duruyor.

11 Ocak 2016’ya giden yol

Bildiri, 2016 yılının ilk günlerinde paylaşıldı. Geride kalan 2015, iki seçim arası süreçte değişen atmosfer, Diyarbakır’da, Suruç’ta, Ankara’da yaşanan saldırılar, çözüm sürecinin sona ermesi, sokağa çıkma yasakları, operasyonlar ve Kürt illerinde vatandaşlara uygulanan şiddet, insan hakları ihlalleri, yaşam hakkı ihlalleri, çocukların da aralarında olduğu sivillerin öldürüldüğü görüntüler ve biterken de “Savaşlar, çatışmalar, silahlar, operasyonlar bu alandan uzak olsun, diyoruz,” diyen Tahir Elçi’nin öldürüldüğü bir yıl olarak geçirilmişti.

Üniversitelerde de bu çatışmalı sürecin etkileri hissediliyordu. Öğrenciler kampüslerde disiplin soruşturmaları ve cezalara karşı açlık grevleri yaparken, tutuklu öğrenci sayısı giderek artıyor, polislerin kampüslerdeki varlığı ve özel güvenlik görevlilerinin şiddeti kendini gösteriyordu.

11 Ocak 2016’da 89 üniversiteden 1.128 imza ile bir metin paylaşıldı. Taksim’deki basın toplantısında akademisyenlerin bir arada paylaştığı bildirinin ertesi güne devam edecek bir haber olduğunu düşünmemiştim. Bildiriye imza veren akademisyenler de farklı motivasyonlarla katılmışlardı. Oldukça heterojen bir topluluktu, farklı akademik geçmişler, farklı kişisel ya da siyasal birikimlerden geliyorlardı. Kimi imza metinlerinin çok karşılığı olmadığını düşünüyor, kimi bildiriyi yaşananlar karşısında bir söz söylemenin fırsatı olarak görüyordu.

Hülya Dinçer bildiriyi İçinde bulunduğumuz koşullardaki tarif edilemez ve aklın almadığı düzeydeki şiddete karşı bir çığlık haliydi,” diye tanımlıyor. Tahir Elçi’nin öldürülmesinin kendisi için bir kırılma noktası olduğunu ve akademideki işleyişe yabancılaştığını anlatan Latife Akyüz “Ona yakın zamanlarda da bildiri önüme düştü, imza attım,” diye anlatıyor.

Bildiriye imza vermenin karşılığında yaşanabileceklere dair hisler de değişken. “Uzunca düşünmedim, o sırada 2 buçuk yaşında olan kızımı düşündüm, orada da çocuklar vardı,” diyen Hakan Koçak, bununla birlikte eşine “imzalıyorum ama muhtemelen başımıza ciddi sorunlar çıkaracak,” dediğini hatırlıyor. Taksim’de bildirinin Türkçesini okuyan Alper Açık, bildirinin sonuçları olabileceğini düşünse de bildiriyi okuduktan sonra herkesin hayatına devam ettiğini söylüyor.

Türkiye’deki benzer çağrıların karşılığının nasıl sonuçlandığı ve bu çağrının da geri dönüşleri olabileceği düşünülse de on yıl sonrasında hâlâ devam eden ihlallere yol açan bir şiddet sarmalını kimse beklemiyordu.

Barışta ısrarın bedeli

Atmosfer hızla, 12 Ocak’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözleri ile değişti. Erdoğan “Ey aydın müsveddeleri” diye seslenirken Yükseköğretim Kurulu (YÖK) “Bu bildiri ile ilgili olarak hukuk çerçevesinde gereği yapılacaktır” açıklaması yaptı. Artık Erdoğan’ın da, YÖK’ün de gündemi bildiriye imza veren akademisyenlerdi, öyle ki Erdoğan aynı gün yaşanan Sultanahmet Meydanı’ndaki patlamadan daha çok akademisyenler hakkında konuştu. Akademisyenleri hedef gösteren açıklamaları mafya liderleri “Akan kanlarınızla duş alacağız,” diyerek devam ettirecekti.

O sırada Düzce Üniversitesi’ndeki odasında final sorularını okuyan Latife Akyüz önce sosyal medyada “Düzce’den imzacı akademisyen var” şeklinde paylaşımları, ardından yerel haber sitelerinde hedef gösterilmesi ile hızlıca değişen atmosferi “düğmeye basılmış gibi” diye anlatıyor. Latife Akyüz okuldan uzaklaştırılıp ayrıldığı Düzce’ye hakkında çıkarılan yakalama kararı üzerine geri dönerken Kocaeli, Erzurum, Bolu ve Bursa’da akademisyenler evlerinden gözaltına alınıyordu. Tutuklamaya sevk edilen Akyüz gibi diğer akademisyenler de bu aşamada serbest bırakılırken Akyüz bu durumu İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın dosyayı devralmasıyla yerel mahkemelerin yetkisiz konuma düşmesine bağlıyor.

Tüm baskılara rağmen bildiriye imza verenlerin sayısı Ocak sonunda 2.212’ye ulaşmış, “Barış İçin” çağrısı aralarında sinemacılar, gazeteciler, taraftar grupları, psikologlar, edebiyatçılar, LGBTİ ’ların da olduğu birçok kesimin açıklamalarıyla yaygınlaşmıştı. Alper Açık, çağrının yaygınlaşmasını “Bir anlamda ürkmüş ama bir yandan da çok öfkeli, akademisyenleri çok aşan bir toplum kesimi mevcuttu ve belki de Barış Akademisyenleri’nin bildirisi ile başkalarının da bu konuda itirazlarını, belki öfkelerini, belki üzüntülerini dile getirmeleri için bir yol açılmış, bir imkân sunulmuş oldu,” diye yorumluyor.

Bildirinin ardından üniversite yönetimlerinden hızla gelen kınama açıklamaları, karşı bildiriler, uzaklaştırma ve soruşturma kararlarıyla yeni bir dönem başlamış oldu. Hülya Dinçer “Birdenbire bir düğmeye basılmış gibi, bireysel değil, örgütlü ve çok yönlü bir saldırı olacağını ve tüm resmî mercilerin seferber edileceği bir baskı ve tasfiye furyasıyla karşı karşıya kalacağımızı anlamıştık,” diyor.

Buna karşı dayanışma da aynı hızla oluştu. Aslı Odman “Esasında bizi devlet bu baskıyla beraber bir amalgam haline getirdi. O birleştirdi, bizi baskıyla örgütledi,” derken sonuçta sözü eyleme çevirenin de bu baskı olduğunu anlatıyor: “Devletin, savcının bizi koyduğu yer bir sözden bir eylem yarattı.”

Barış İçin Akademisyenler İstanbul Grubu Mart 2016’da Eğitim-Sen’de düzenledikleri basın toplantısında yaşanan baskıları “muhalif görüşleri üniversitelerden tasfiye etme projesinin bir parçası” olarak tanımlarken “Biz bu tasfiye projesine karşı dayanışma içinde hukuki mücadelemizi sürdürmekte, akademik üretim alanımızı korumakta, ayrıca barış talebimizi yüksek sesle dile getirmeye devam etmekte ısrarcıyız,” diyordu. Bu açıklamanın ardından Barış Akademisyenleri’ne yönelik ilk........

© Birikim