menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Post-kolonyalizm, Dünya Dekolonizasyon Forumu ve Sol

16 0
20.07.2026

Son yıllarda dünyanın farklı bölgelerindeki sağcı, baskıcı ve yozlaşmış siyasal iktidarların, büyük ölçüde solcular tarafından sol hareketler içinde geliştirilmiş anti-kolonyal (sömürgecilik-karşıtı) teorileri ve sözcük dağarcığını kendi siyasetlerini meşrulaştırmak ve soylulaştırmak için kullanmaları giderek daha fazla dikkat çekiyor ve eleştiriliyor. Nasıl oldu da eşitlikçi, özgürlükçü ve çoğu zaman anti-kapitalist olan anti-kolonyal perspektifler, sağ tarafından hiyerarşik, oligarşik, medeniyetçi ve otoriter amaçlar için bu kadar kolay suiistimal edilebiliyor? Bu türden sorulara cevap arayan eleştirmenlerin bir kısmı iktidardaki bu sağ hareketleri inceliyor, bir kısmı ise teorinin kendisindeki zaafları, suiistimali kolaylaştıran boşlukları anlamaya çalışıyor. Her şeyin altüst olduğu ve her şeyin daha kötüye gitme ihtimalinin yüksek olduğu ama iyiye gitme ihtimalinin de az olmadığı, dolayısıyla sol ve sağ arasındaki mücadelenin tekrar kızıştığı bu çağda, anti-kolonyalizme ve anti-kolonyal jargona dair teorik tartışmalar da –daha büyük mücadelelerin ve dönüşümlerin bir parçası olarak– giderek daha önemli bir hal alıyor.

Dünya genelindeki bu tartışmanın Türkiye ayağı da yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Son aylarda, anti-kolonyalizmin akademide aldığı biçimlerden biri olan post-kolonyal teorinin Türkiye’deki suistimaline dair iki yazı yayımlandı. Kemal Büyükyüksel suiistimalin bazı biçimlerinden ve bizzat post-kolonyal teorinin kendisinde olan bazı boşluklardan bahsederken,[1] Tunahan Yıldız suiistimalin kısa tarihini yazdı.[2] Bu iki yazıya cevaben ise Mücahit Bilici[3] ve Yasin Aktay[4] yazılar yayımladılar ve özetle, bu iki yazarın post-kolonyal teoriyi İslâmcılara layık görmediklerini, bu tutumun arkasında ise Doğululara ve Müslümanlara duyulan (neo)Kemalist, oryantalist ve hatta sınıfsal bir kibir ve tiksinti olduğunu söylediler. Başka bir deyişle, post-kolonyal teorinin suiistimal edildiği düşünülen bazı kavramları ve ikilikleri bizzat Büyükyüksel ve Yıldız’a da yöneltildi.

Anti-kolonyal ruhun içinden doğmuş post-kolonyal/dekolonyal teorilerin sağ tarafından suiistimaline dair hem dünya genelindeki hem de Türkiye’deki bu tartışma bana birçok açıdan ilginç, önemli ve öğretici geliyor. Bunun bir nedeni, uzunca zamandır ilgilendiğim meseleler olduğu için, öznel. Fakat bunun ötesinde, bu kritik zamanlarda teoriye ve dünyaya dair birçok şey söylediğini, örneğin herkesin hayatın her alanında tecrübe ettiği büyük çöküşün bazı sebeplerini ve semptomlarını daha görünür kıldığını ve ayrıca solun kendi üzerine düşünme becerisine bir şeyler katabileceğini düşünüyorum. Bu yazıda önemli ve çarpıcı bulduğum bazı boyutlarına değineceğim. Türkiye’deki tartışmanın kendisinden başlayıp, daha genel teorik ve tarihsel bağlamlara doğru ilerlemeye çalışacağım.

Bilici ve Aktay’ın yazıları, Büyükyüksel ve Yıldız’ın düşünsel eğilimlerinin/kaygılarının oryantalistliğini vs. gösterme arzusu taşırken, bence aslında onların ne kadar haklı olduğunu doğruluyorlar. Maddi ve manevi olarak her bakımdan yozlaşmış bir politik hareketin yaklaşık çeyrek asırdır yönettiği, 21. yüzyıla özgü bir dikta rejimini adım adım inşa ettiği, her gün sayısız insana tarifsiz zulümler çektirdiği, yargı başta olmak üzere özerk (yani “meslek onuru”yla) işleyen neredeyse hiçbir kurum bırakmadığı, toplumun büyük çoğunluğunu yoksullaştırdığı, partinin devletleştiği ve devletin partileştiği bir ülkede; post-kolonyal teorinin bazı zaaflarını ve bunun iktidar tarafından nasıl ve ne şekillerde kullanıldığını analiz etmeye çalışan iki eleştirmen, hızlıca oryantalist, Batı-merkezci, Kemalist, kibirli diye yaftalanarak, olağanüstü kibirli bir dille eleştirilebiliyor. Böyle bir dönemde muhalifleri iktidar diliyle eleştirmeyi içine sindiren Bilici, ülkeyi bu hale getiren iktidarın tam merkezinde duran Aktay’ın yazısına olumlu olarak atıfta bulunabiliyor.[5] Nitekim, konuyla doğrudan ilgili olmayan bir sonraki yazısında,[6] dünyada demokrasi devrinin bittiğini, artık askerî olarak güçlü devletlere ihtiyaç duyulduğunu, İsrail’in ancak böyle yenilebileceğini söyleyerek, güçlü bir devlet (“savunma sanayii”, “askerî süper güç”) altında Türk ve Kürtlerin bir arada yaşayabileceğini söylüyor ve iktidarın diktatoryal günahlarını bu bağlam nedeniyle affedebileceğimiz imasında bulunuyor. Bu ülkede anti-kolonyal teoriyi son elli yılda en çok kullanmış Kürtleri bir anda yeni devletin/milletin asli unsuru yapıyor ve anti-kolonyal duyarlılıkların hızlı bir biçimde (örneğin Gazze soykırımı aracılığıyla) devlet aklı haline gelebildiğini muhtemelen istemeden de olsa bizlere bir kez daha gösteriyor.

Elbette, başta değindiğim gibi, bütün bu mesele ve tartışma Türkiye’ye özgü değil; tam aksine, giderek küreselleşen bir fenomen. Bugün anti-kolonyal jargon Macaristan’dan Brezilya’ya, Hindistan’dan Rusya’ya, Türkiye’den Endonezya’ya kadar çok sayıda ülkede sağ iktidarlarca/hareketlerce suiistimal ediliyor.[7] Örneğin Türkiye’de Müslümanları aşağılamış ve sömürgeleştirmiş olduğu düşünülen grupların (Batıcılar, Kemalist-oryantalist elitler, sosyalistler vb.) muadilleri, başka ülkelerde Hindulara, Katoliklere veya Ortodokslara aynısını yapmış oluyor. O diğer ülkelerin Kemalistleri de, spesifik bağlama göre, liberaller, Müslümanlar, İslâmo-solcular, radikal solcular, küreselleşmeciler veya daha genel olarak kendi yerli kültürlerine yabancılaşmış kişiler ve gruplar oluyor. Örneğin Narendra Modi’nin Hindu milliyetçiliği Hindistan’daki İslâm’ı sömürgeci bir güç olarak, dolayısıyla kendisini de bu sömürgeciliğin izlerini ortadan kaldıracak hareket olarak kodluyor; Macaristan ve Rusya’daki sağ iktidarlar, yaptıkları şeyleri Batı sömürgeciliğine karşı bir direniş olarak sunuyorlar; Endonezya devleti baskıcı ve homofobik yasaları, Hollanda’nın legal alandaki sömürge mirasını sömürgesizleştirmek olarak kavramsallaştırıyor. Bunlar ve benzeri çok sayıdaki örnek, anti-kolonyal söylemin sağ iktidarlarca kullanımına duyulan tiksintiye de küresel bir ölçek kazandırıyor. Bu, Bilici’nin söylediğinin aksine, Müslümanlara (veya başka ülkelerde Hindulara veya Ortodokslara) duyulan bir tiksinti (“dost-Kemalist iğrenti”) değil; baskıcı ve despotik iktidarların her şeyle birlikte özünde sol ve eşitlikçi olan bir teoriyi ve duyarlılığı da yozlaştırmasına duyulan bir tiksinti.

Türkiye’deki tartışmanın tam ortasında 11-12 Mayıs’ta İstanbul’da düzenlenen World Decolonization Forum (WDF - Dünya Dekolonizasyon Forumu), küresel ölçekteki bu sağ ve entelektüel yozlaşmanın en çarpıcı ve güncel örneklerinden biri oldu. Görünürde bir araştırma enstitüsünün, esasen ise Türkiye’deki siyasal iktidarın düzenlediği bu iddialı ve bol kaynaklı konferansa, dünyanın birçok bölgesinden kendilerine post-kolonyal veya dekolonyal diyen (en azından öyle bilinen) düşünürler ve akademisyenler katıldı. Bu kişiler, kendi ülkesinin üniversitelerini KHK’larla, kayyumlarla, atanmış rektörlerle ve polisle işgal etmiş bir iktidarın düzenlediği bir konferansa katılmakta sakınca görmediler. Bunu nasıl açıklamalı? Elbette kısmen katılımcıların karakter zaaflarıyla ve politik duruşlarıyla, bazı örneklerde “naiflik”leriyle açıklanabilir. Ama kişilerden öte bir sorun da olmalı: Nasıl oldu da büyük ölçüde solcular tarafından, sol duyarlılıklarla ortaya konmuş, bir iktidarı diğer bir iktidarla değil de eşitlikçi toplumsal ve politik yapılarla/ilişkilerle değiştirmeyi amaçlamış anti-kolonyal fikirler, bu ölçüde bir sağ çürümenin parçası olabildiler?

Dekolonizasyon fikri ve siyaseti, sömürgeciliğin başlarına kadar uzansa ve ilk defa gerçek anlamda Haiti Devrimi ile başarı kazansa da asıl olarak 1950’lerle birlikte küresel ölçekte dönüştürücü bir güç haline geldi ve kısa sürede onlarca ülkenin bağımsızlığını kazanmasıyla sonuçlandı. Üçüncü Dünya’nın politik yükselişine eşlik eden entelektüel yükselişi hem sosyal bilimleri hem de sosyalist düşünceyi........

© Birikim