Kadınların Birbirine Geçişi: Sonsuza Dek Emily Üzerine
Pınar Selek, Camille Claudel'e yazdığı mektupta şöyle söyler:
"Kadınların birbirine geçişi kolay maalesef. Maalesef mi, iyi ki mi, bilmiyorum; ama ben çok kolay senin yerinde olabileceğimi hissettim ve acını çok fena çektim içime."
"Kadınların birbirine geçişi kolay maalesef. Maalesef mi, iyi ki mi, bilmiyorum; ama ben çok kolay senin yerinde olabileceğimi hissettim ve acını çok fena çektim içime."
Kadınların kendi deneyimlerinden, benliklerinden çıkıp; başka bir kadının deneyimini içine çekmesi sahiden de çok sık karşılaşılan bir şey maalesef (iyi ki mi demeli?). Bunu “kadınlık deneyimi”nin ortaklığıyla açıklayabiliriz. Elbette her kadının yaşadıklarının ortak olduğunu iddia edip bu ‘yaşantıların’ biricikliğini ve özgünlüğünü yok saymıyorum, ancak hetero-patriyarkal bir toplumda yaşayan kadınların deneyimlerinin sık sık ortaklaştığını gözlemlemek güç olmasa gerek. Bunun temelindeki en büyük sebeplerden birinin ise bu hetero-patriyarkal toplumun yarattığı yapısal şiddet olduğunu söyleyebiliriz. Peki, geçtiğimiz ocak ayında Tetes Kitap tarafından yayımlanan Maria Navarro Skaranger’in Sonsuza Dek Emily kitabını bu bağlamda nasıl düşünebiliriz?
Dilek Başak’ın özenli çevirisiyle yayımlanan Sonsuza Dek Emily çok katmanlı bir kitap; bu katmanlar okumanın da pek çok çeşidine imkân veriyor. Ben bu yazıda, Em, yani Emily ile annesinin arasındaki ilişkiye odaklanarak kadınlar arasındaki geçişkenliği ele alacağım.
Duygusal Miras: Aktarılan Travmalar
Emily'nin annesi de tıpkı Emily gibi genç yaşta çocuk sahibi olmuş ve çocuğunu tek başına büyütmüş bir kadın. Kızına verebildikleri çok sınırlı: Bir ev, belli belirsiz bir bakım duygusu, hayatta kalma refleksi. Veremedikleri ise çok daha büyük şeyler: Yaşam enerjisi, özgüven, gelecek tahayyülü, güven hissi. Emily'nin mirası tam da bu eksiklikler üzerine şekilleniyor. Ve romanda geçen şu soru, anne-kızın kaderlerinin benzerliğini özetliyor gibi: “Ya erkek seçimi kalıtımla geçiyorsa?”
Bu soru, belki ilk bakışta biyolojik determinist bir önerme gibi görünebilir; ancak romanın bağlamında çok daha farklı bir anlam taşıyor. Burada bahsedilen “kalıtım” genetik değil, sosyal ve psikolojik bir kalıtım. Başka bir deyişle, kadınların kendilerini değersiz hissetme biçimleri, sevilme açlığı, yalnızlık, yorgunluk… kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Feminist literatürde “travmanın kuşaklar arası aktarımı” olarak kavramsallaştırılan bu olgu, Emily ile annesinin ilişkisinde cisim buluyor, zira çoğu zaman annelerin düştüğü yerlerde kızları da düşüyor.
Aşkla Yutulmak: Camille Claudel'den Emily'ye
Pınar Selek'in Camille Claudel'e yazdığı mektupta tartıştığı mesele tam da buydu:........
