Travmanın İnsandışı Anlatısı: Clara Dupont-Monod’un Taşların Anlattığı Romanı Üzerine

“Eğer onlar sessiz kalırlarsa taşlar haykıracaklar.” Luka, 19:40

“Eğer onlar sessiz kalırlarsa taşlar haykıracaklar.” Luka, 19:40

Clara Dupont-Monod, çağdaş Fransız edebiyatında özgün bir üslup ve yapı ustası olarak anılır. Romanlarında tarihsel anlatı ile içsel deneyimi, belgesel bir titizlik ve şiirsel yoğunlukla birleştiren bir sanatçı olarak konumlanır. Akademik formasyonu ve eleştirel arka planı, romanlarında açık bir “teori dili” biçiminde değil; anlatısal ve etik bir bilinç olarak belirir. Dupont, S’adapter'de (Taşların Anlattığı) içe dönük ama aynı ölçüde radikal bir deneyimi zorlamış görünüyor. Bu romanda, yazarın anlatı ekonomisini en uç noktaya kadar sadeleştirdiğini; dili, bakışı ve anlatıcıyı minimumda tutarak maksimum etik etki yaratmayı hedeflediğini görebiliyoruz. Taşların Anlattığı, engelli bir çocuğun doğumuyla travmatik bir dönüşüm yaşayan bir ailenin hikâyesini, avlunun taşlarının tanıklığı eşliğinde anlatır. Üç kardeşin; koruyucu, öfkeli ve mesafeli olanın, bu çocukla ve onun yarattığı kırılmayla kurduğu farklı ilişkiler, romanın temel eksenini oluşturur. Olaylar klasik anlatılardaki gibi ilerlemez ancak zaman yine de akar ve değişen şey; durumlardan çok, bakış açıları olur. Roman, acıyı-travmayı açıklamaya, çözmeye ya da telafi etmeye çalışmaz. Bunun yerine, travmanın aile hayatına nasıl yayıldığını, mekâna ve sessizliğe nasıl sindiğini göstermeye çalışır. Anlatının merkezinde dramatik bir olaydan çok, uyum sağlamaya zorlanan yaşantılar vardır.

Clara Dupont-Monod’un Taşların Anlattığı romanı ne yalnızca bir aile anlatısıdır ne de “zor bir konunun” edebi temsili. Roman, anlatının kime ait olduğu, kimin konuşabileceği ve bazı deneyimlerin ancak insandışı bir bakışla adil biçimde aktarılıp aktarılamayacağı sorularını açık bırakıyor. S’adapter (Taşların Anlattığı), çağdaş Fransız edebiyatında sıklıkla “aile romanı” ya da “engellilik anlatısı” olarak sınıflandırılsa da kanımca bu kategoriler metnin asıl düşünsel iddiasını eksik bırakıyor. Roman, esasen travmanın nasıl anlatılabileceği hatta anlatılıp anlatılamayacağı sorusu etrafında örülmüş görünüyor. Anlatıbilimsel ve felsefi açıdan son derece bilinçli bir deney olarak okunması gereken bir roman olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda metnin en radikal hamlesi, anlatıcı konumunu insan özneden çekip alarak taşlara, yani insandışı ve tarih-öncesi bir varlık alanına teslim etmesidir. Bu tercih, yalnızca estetik bir özgünlük değil; travma kuramı, etik temsil ve ontoloji açısından güçlü bir pozisyon alış anlamına gelecektir. İnsan-dışı anlatıcıların özgünlüğü, temsil edilemeyen deneyimlerle kurdukları ilişkide belirginleşir. Travma, kayıp, tarihsel şiddet gibi deneyimler, insan anlatıcının diline girdiklerinde çoğu zaman ya psikolojik bir içselleştirmeye ya da dramatik bir yoğunlaştırmaya maruz kalır. İnsan-dışı anlatıcı ise bu deneyimleri “anlamlandırma” yetkisine sahip olmadığı için, onları anlatının merkezine yerleştirmek yerine çevresinde bir dolaşım alanı açar. Böylece anlatı, deneyimi temsil etmeye çalışmaz; onun anlatıya direnişini görünür kılar.

Anlatıbilimde anlatıcının konumu genellikle bilgi, empati ve etik sorumluluk ekseninde tartışılır. Oysa Taşların Anlattığı, bu çerçeveyi bozmaktadır. Taşlar, ne klasik anlamda her şeyi bilen tanrısal anlatıcıdır ne de karakterlere yakın içsel bir ses. Onlar tanık anlatıcıdır ama tanıklıkları ahlaki bir yargıya ya da açıklayıcı bir söyleme dönüşmez. Bu, travma anlatıları açısından kritik bir noktadır. Çünkü travmatik deneyimlerin “açıklanması” çoğu zaman onları ehlileştirir, anlamlandırır ve dolayısıyla tehlikesizleştirir. Dupont-Monod ise açıklamaktan özellikle kaçınır görünüyor. Nitekim taşların anlatımı, olayları nedensellik zincirine sokmuyor; sadece olmuş olanın kaydını tutuyor. Bu anlatı tercihi, modern anlatının antropomerkezci varsayımlarını da sorguluyor denebilir. “İnsan deneyimi, her zaman merkeze alınması gereken şey midir? Yoksa bazı deneyimler, özellikle travmatik olanlar ancak insan-dışı bir bakışla adil biçimde temsil edilebilir mi? “ sorularına cevap aranıyor gibidir.

Taşların anlatıcı olması, metni yalnızca anlatıbilimsel değil, felsefi olarak da ontolojik bir düzleme taşıyor. Taş, zamana tabi olmayan, doğum-ölüm döngüsünün dışında kalan, insan dramlarına karşı kayıtsız bir varlıktır. Bu kayıtsızlık, etik bir sorun değil; aksine, insan merkezli duygulanımın ötesine geçen bir varlık kipidir. S’adapter (Taşların Anlattığı) adlı........

© Birikim