Ahmet Telli'nin Poetik ve Politik Sebatı
Özgür Taburoğlu’nun 15 Temmuz’da K24’te “Ahmet Telli'nin ardından: Devrimci şairin ikilemi” başlığıyla kaleme aldığı yazıda Ahmet Telli için “Sistem karşıtı ve kalabalık bir eylemde, yeterince devrimci olmayanlar sahayı erkenden terk eder. Geride, yerinde durmaya dirençli, sebatla bekleyebilen, en devrimci olanlar kalır” saptamasını, onun ideolojik adanmışlık, poetik tutum ve tarihsel gerçeklikle kurduğu sebatkâr bağın sınırları ekseninde değerlendirmek gerektiği kanısındayım. Taburoğlu’nun kurduğu bu tematik ilişki hem Telli şiirine hem de genel olarak Türkçe şiir tarihine bu vesileyle farklı bir gözle bir daha bakmak için düşünsel bir alan açıyor. Yalnız yıkıntının başında beklemek veya yola devam etmek türündeki bu ikilem sadece devrimci şairin değil, kanaatimce nerede konumlanırsa konumlansın, yenilenen yaşamın ritmine uymak açısından her şair için bir gerilim nedenidir. Geçmişin önünde biriken tarihsel atıklar, yenilgilerin tortusu ve kesintiye uğramış bir geleceğin imgeleriyle karşılaşmak, modern edebiyatta şairi iki temel patikaya yönlendirir. İlk patika, yıkımın yarattığı sarsıntıyla doğrudan yüzleşip dili, formu ve politik kavrayışı zamanın dönüşen nesnel-maddi koşullarına göre yeniden üretme riskini almak olur. İkinci patika ise yıkıntıyı ahlâki ve ontolojik bir "mevzi" kabul edip o mevziin tarihsel haklılığına sığınarak orada nöbet tutmak. Ahmet Telli’nin şiir geleneği içindeki yeri, tam da bu ikinci patikanın en tavizsiz, en sebatkâr ve bir o kadar da sınırları çizili estetik anıtlarından birini teşkil eder.
Ahmet Telli'nin şiirini ayakta tutan temel güç, onun poetik ve politik sebatkârlık tutumundaki sarsılmaz duruşudur. Onun dizelerinde politika, yalnızca tarihsel bir tercih ya da ideolojik bir konum alış değildir, aynı zamanda estetik bir sadakat biçimidir. Bu nedenle Telli'nin şiiri, değişen tarihsel koşullar karşısında sürekli yeni poetik imkânlar arayan bir şiir olmaktan çok, bir kez hakikat olarak benimsediği etik dünyanın nöbetini tutan bir şiir olarak okunabilir. Onun şiirsel evreninde yenilgi, vazgeçmenin değil, belleği korumanın, dostluğu ve adanmışlığı zamana karşı savunmanın ahlâki zemini haline gelir. Telli'nin poetikası, tam da bu nedenle, tarihsel dönüşümlerin hızından çok vicdanın yavaşlığına yaslanır. Ne var ki bu sebat, şiirinin en büyük erdemi olduğu kadar en belirgin sınırını da oluşturur. Çünkü sebat, bir noktadan sonra estetik bir direncin olduğu kadar estetik bir tekrarın da kaynağı olabilir. Ahmet Telli, değişen kapitalizmin, parçalanan sınıf ilişkilerinin ve yeni toplumsal deneyimlerin şiirde talep ettiği dilsel kırılmaları çoğu zaman aynı etik sadakatin içinden karşılamayı tercih eder. Böylece şiiri, geleceğin belirsizliğine doğru atılan avangart bir keşif olmaktan ziyade, geçmişte doğruluğu sınanmış bir hakikatin etrafında sabırla dolaşan bir poetikaya dönüşür. Telli'nin şiirini hem kalıcı hem de tartışmaya açık kılan tam da bu gerilimdir. Şiir, bu sebat sayesinde ahlâki ağırlığını korur fakat aynı sebat, onu zaman zaman kendi kurduğu estetik ufkun sınırları içinde tutar.
Özgür Taburoğlu’nun yazısında kavramsallaştırılan "yıkıntı başında beklemek" imgesi, Telli şiirinin etik omurgasını anlamak açısından son derece kıymetlidir. Ne var ki bu bekleme eylemi, yalnızca devrimci bir sadakat ve felsefi bir yas süreci olarak adlandırılamaz. Bu sebat, aynı zamanda şairin tarihsel süreçle ve değişen toplumsal gerçeklikle kurduğu hiyerarşik ilişkinin, bir nevi a priori kabul edilmiş bir haklılık zeminine sığınmanın da estetik tezahürüdür. Telli’nin nöbeti, dinamik ve dönüştürücü bir diyalektiğin arayışından ziyade, doğruluğu baştan ilan edilmiş ve doğruluğa iman etmiş bir inancın şiirsel muhafazasıdır. Ahmet Telli’nin sınıf mücadelesi ve ezilenlerin yanında konumlanan şiiri, Türkiye toplumcu gerçekçi şiirinin kurucu babası Nâzım Hikmet ile kurulan kaçınılmaz akrabalığın hem içinde hem de radikal biçimde dışındadır. İki şair arasındaki en büyük ayrım, ideolojiyi ve toplumsal olguları şiirselleştirirken kullandıkları yöntemde belirir. Nâzım Hikmet’in şiiri somut olay ve olguların, tarihsel ve sınıfsal diyalektiğin tam içinden konuşur. Nâzım’da fabrika grevleri, traktörün sesi, emperyalist işgal, somut portreler (Şeyh Bedreddin’den Taranta Babu’ya) ve sokağın tüm maddi gerçekliği canlı, gürültülü ve epik bir formla inşa edilir. Nâzım, ideolojiyi kurucu bir diyalektikle, dilsel akrobasiyle ve avangart denemelerle işlerken estetiğini sürekli tarihsel dinamiklere göre esnetir.
Ahmet Telli ise sınıf mücadelesine ve ezilenlerin dünyasına bakarken bu somut, nesnel ve etten kemikten dünyadan uzaklaşır. Telli’nin şiirinde somutun yerini soyut ve romantik bir ifade biçimi alır. Sınıf mücadelesi, onun dizelerinde somut iktisadi çelişkiler veya sokak çatışmalarının güncel tahlili olarak değil, bir tür "melankolik adanmışlık", "arkadaşlık", "yolculuk" ve "hüzün" metaforları üzerinden yankılanır. Nitekim tarihsel ve politik bir hesaplaşmayı doğrudan anlatmak yerine, onu lirik bir soyutlamayla perdeler:
Ey şair yine bölük pörçük anlattın
yine eksik bıraktın bir şeyleri
gün devrilmekte ama sen
tutmamışsın acımızın çetelesini
Sen sus artık, bize bundan sonrasını
dövüşen anlatsın (Dövüşen Anlatsın)
Burada şiir öznesi,........
