Arap Baharı’ndan tek adam rejimlerine

Yaklaşık 20 yıl sonra, uzun zamandır yeniden gitmek istediğim Tunus’taydım. Doğrusu o yıllarda bu küçük ölçekli Arap ülkesinde karşılaştığım koşullar; öncelikle laik ve ilerici bir halk ile ülkenin otantik ve kültürel özelliklerini özenle koruyan yapılaşma ve turizm yönetimi başlıklarında etkileyiciydi. İki ayrı kez ülkenin daha modern kuzeyi ve çöle indikçe yoksullaşan güneyinde dolaşmıştım. Kırsalda bile kadınların özgürlüğü dikkat çekiciydi.

Daha sonra 2010’da Yasemin Devrimi yaşandığında ve ardından bu halk hareketi diğer Arap ülkelerine sıçradığında da süreci daha farklı bir ilgiyle takip etmiştim. Arap Baharı’nın öncelikle emperyalizmin güç kaybı endişeleriyle manipülasyonuna açık hâle geldiği, yanı sıra siyasal İslam ideolojisinin kıskacında türlü müdahaleyle gölgelendiği; birçok ülkede iç savaş, darbe ve kaosa teslim olduğu, hatta Libya, Suriye, Mısır gibi ülkelerde ABD ve dış güçlerin elinde sömürü ve esarete dönüştüğü bu acılı hüsran öyküsünün domino etkisi tüm coğrafyada sürüp gidiyor. Bu süreci en iyi yöneten ülkelerin en başında Tunus vardı gözümde.

Açıkçası bunu, ölçek ve ekonomik olanaklar olarak çok küçük olmasının yanında kurucu önder Habib Burgiba’nın çağdaşlaşma sürecinde uyguladığı devrimler ve yerleşmiş laiklik ile açıklayabiliriz. Atatürk’e büyük hayranlık duyan Burgiba, 1956 yılında onun aydınlanma devrimlerini bir bir uygularken ironik bir şekilde Türkiye’de Demokrat Parti iktidarında sağ popülist yaklaşım güçleniyor ve otoriterleşiyordu. Köy Enstitüleri kapatılmış, laiklik ilkesi karşısında güç için dinin malzeme edildiği gerici ve çıkar odaklı kadrolaşmalar genç Cumhuriyeti ve kazanımlarını yıpratacak ve ülkemizi bugünlere taşıyacak süreci yönetiyordu.

Bugünden geriye baktığımda, Cumhuriyetimizi ve ülkemizi hâlâ koruyan kuvvetli mayanın, tüm Arap Baharı sürecinde Tunus’u da görece koruyan maya olduğunu görüyorum. Ne yazık ki benzer zehirlenme Tunus’ta, başka partiler ve liderler kimliğinde değil, bizzat Burgiba kimliğinde otoriterleşme ve tek adam iktidarına evrilmiş; Zeynel Abidin döneminde de ülkeyi kendi geleceğinde tıkayan, geriye düşüren, bezdiren bir hükümdarlığa dönüşerek gerçekleşmiş oldu.

Habib Burgiba henüz lise talebesiyken, Sadıkî Koleji’nde, okul defterinin ilk sayfasına “Kahrolsun müstemlekecilik, yaşasın Türkiye…” yazdığını Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir konuşmada anlatırken “Bu cümlede bir ret ve bir ümit vardı. Türkiye ümidi temsil etmekteydi.” der. Çağdaşlaşma ve kalkınma yolundaki bu ümit, yıllar içinde bu coğrafyada yerini İslam ideolojisinin ihvancı, cihadist ülküsüne bıraktı. Türkiye ise BOP liderliği hevesinde bir tek adam rejiminde türlü baskı, yoksulluk ve gerileme içinde.

Öte yandan yine de şimdilik savaşların uzağında kalabilmeyi de Burgiba’nın “Bizim sömürgeleşmemiz, sizin yenilginiz olmuştu. Sizin ihtilâliniz ise bizlere maya oldu.” İfadesinde değindiği, tüm olumsuz koşullara rağmen direnen, %50’nin ötesine taşınamayan o mayanın koruyucu ve direnen pratiğine borçlu olduğumuz söylenebilir.

Tunus’ta Yasemin Devrimi’ni gerçekleştiren, Türkiye’de Gezi Direnişi’nde hak ve özgürlük talep eden gençlerin yanında güçlü sendikal hareketler ve sivil toplum insiyatifleri vardı. Arap ülkelerinin çoğunda olmayan bu bilinç ve kadınların toplum içindeki güçlü yeri de aktivizmin, siyasetle sınırlı kalmayan özgürlük talebinin, güçlü bir muhalefet yaklaşımının mayası.

Yıllar içinde birçok müdahaleyle değiştirilen Anayasa’mızın ilk dört maddesi de bu anlamda istikrarın korunabilmesi için dokunulmaz olmalı. Yasemin Devrimi’nin ardından yeni anayasa çalışmasının yürütülmesi için ülkede etkili dört sendika liderinin katılımıyla “Tunus Ulusal Diyalog Dörtlüsü” adıyla bir platform kurulmuştu. Oldukça ilerici bu yaklaşım, farklı siyasi partiler ve temsil ettikleri toplumsal kesimler arasında diyalogun ve eşit temsilin sağlanması için önemliydi. Dörtlünün çalışmaları sonunda mecliste kabul edilen anayasa yürürlüğe girdiğinde; bu kadar kırılgan bir dönemde ulusal mutabakatı sağlayan bu çalışmaya katkılarından ötürü Tunus Ulusal Diyalog Dörtlüsü, 2015 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmüştü.

Bu toplumsal ittifak öyküsünü hatırlamak; Türkiye’de yeni anayasa tartışmaları, iktidar partisinin bazı partilerin desteğini alacak taktik hamlelerle müzakere kapılarını kendi istekleri doğrultusunda araladığı süreçte devam ederken beni yeniden düşündürdü. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Gezi Direnişi’nin toplumsal mesajlarını iyi okuyarak başlattığı Adalet Yürüyüşü ile baş veren, son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde seçimi ikinci tura bırakan oy oranıyla etkisini gösteren ve ardından gelen yerel seçim başarısını sağlayan toplumsal ittifak süreçlerini hatırlamak ve iyi analiz etmek gerektiği düşüncesindeyim. Elbette bu ittifaka sızan ya da bozan siyasi parti liderleri ve yapıların hamlelerini, sürecin yönetimindeki doğru ve yanlışların göz ardı edilmeden yorumlandığı bütüncül bir bakışla…

Nobel Barış Ödülü getiren bu geniş mutabakatlı ve ilerici anayasa çalışmaları da bir kurucu meclis kurularak hazırlanan, sosyal devlet fikrini benimseyen, kurumsal denge ve denetim mekanizmaları ile işçi hareketinin, aydınların, akademisyenlerin taleplerini duyan 1961 Anayasa sürecini hatırlatıyor. Ne yazık ki her iki ülkenin anayasası da bugün baskıcı, özerk tüm kurum ve yapılara keyfi atamalarla müdahale eden, hatta doğrudan kendisini atama fütursuzluğu taşıyan “tek adam” otoritesinde.

12 milyon nüfuslu Tunus’ta 1 milyon üyesiyle ülkenin en köklü ve örgütlü yapısı işçi sendikası. Tunus’u hâlâ coğrafyasında farklı kılan önemli unsurlardan biri de bu kanımca. Ülkemizde emekçiler dört yanda grevde. Grevler orantısız şiddetle dağıtılmak isteniyor, sendikalar ve meslek örgütlerinin seçimlerine iktidarın müdahalesi sürüyor. Çalışma pratikleri ve üye yapıları değişiyor. Temel Conta işçileri, tekstil ve sanayi işçileri, lojistik ve depo işçileri, kuryeler ve madenciler direniyor. Halktan da geniş destek gören Doruk Maden işçileri kararlı yürüyüşlerini, açlık grevi ve çıplak bedenleriyle tüm müdahalelere rağmen sürdürdüler ve haklarını kazandılar. Bu kazanım birçok açıdan önemli.

Her zaman üzerinde durduğum bütüncül bakışla “nasılsa değişmez” algısını yıkan, üst üste gelen kazanımların eriştiği, görünürleştiği bir örnek hareket. Beraberinde siyasi partilerin, muhaliflerin hatta DİSK’in bile eksikliğini sorgulatan bir kavrayışla gelen ve “değişim mümkün” algısını yerleştiren şanlı bir kazanım.

Arap Baharı’nın yarattığı kaos, ülkelerin kaderini yalnızca dış müdahalelerle değil, kendi tarihsel ve sosyopolitik birikimleriyle de yeniden yazdı. Tunus’ta ise, bahsettiğim ilerici birikime rağmen özellikle turizm sektörünü hedef alan IŞİD saldırıları ve ardından gelen ekonomik kriz, ülkenin en güçlü damarlarından birini zayıflattı. Yıllar sonra yeniden dolaştığım bu topraklarda, aklımdan geçenleri sizinle paylaşmak istedim.

Özellikle güneyde molozlar, yarım kalmış evler ve çöp yığınları çarpıcıydı. Oysa mavi-beyaz kafesli, cumbalı, iç avlulu kaç-göç mimarisinin büyüsü; otantik kahvehaneler, palmiyeler, hurmalar, sonsuz çöl ve deniz manzaraları hâlâ yerli yerinde. Ama hayalete dönen şehirler bu güzelliğin üzerine ağır bir gölge düşürüyor. Buna rağmen Tunus, benim için hâlâ davetkâr.

Umarım bir sonraki ziyaretim, özgürlüklerin ve refahın yeniden yükseldiği günlere denk gelir.

Tunus sokaklarında dolaşırken gördüğüm her şey, aslında bize ait olanı da yeniden düşünmeme neden oldu: Kaybettiğimizin ne olduğunu değil, hâlâ kaybetmemiş olduğumuzun ne kadar değerli olduğunu.


© Birgün