menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Savaş üstüne savaş

34 0
15.03.2026

Zor bir yazı olacak bu. Oscar Ödüllerini tahmin etmekteki zorluktan söz etmiyorum. İçimde bulunduğumuz koşullarda ‘Oscar’ yazısı yazmanın getirdiği sıkıntıyı kastediyorum. İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği işgal ve katliamdan, Venezuella saldırısına, oradan İran’a yönelen, muhtemelen Küba’ya da uzanacak bir barbarlığın orta yerinde, Tahran’a, Beyrut’a, füzeler düşer, ölüm sayıları yarıştırılırken, iç barışın her zamandan daha önemli hale geldiği ülkemizde toplum her gün biraz daha kutuplaştırılırken, sanatçılar ve medya mensupları otosansür kıskacındayken, sanattan söz etmek ne kadar anlamlı sorusunu kendimize sorarken, bu yazıya başlamakta zorluk çektiğimi itiraf etmeliyim.

Üstelik hafta sonunda bir dostun ölümü ile sarsıldım. Gerçek bir entelektüel olan Prof. İlber Ortaylı ile Ankara’daki gençlik yıllarımdan bu yana dostluğumuz sürmüştü. Dünya üzerinde, popüler tarih alanında bu denli yoğun bir üretim gerçekleştirmiş, toplumun çok farklı kesimleri üzerinde bu denli etkili olmuş, hemen herkesin saygısını, sevgisini kazanmış kaç bilim insanı vardır acaba? Hep, ülkemiz için ideal bir Cumhurbaşkanı adayı olduğunu düşünmüşümdür. Toplumdaki ayrışmayı aşabilecek, uluslararası planda ülkemizin saygınlığını artıracak bir lider. Nasıl da dalga geçerdi, şu günlerde Avrupa siyasetinde yükselmekte olan faşist ve faşizan liderlerle, gözünüzün önüne getirebiliyor musunuz?

İlber yalnızca bir bilim insanı değil, edebiyatta müziğe sanatın farklı alanlarına ilişkin zengin bir birikime sahip bir sanat insanı idi. Üniversite yıllarında sahneye çıkmış; izlemedim oyunculuğuna ilişkin bir değerlendirme yapamam. Ama sinema alanındaki bilgisinin yakından tanığıyım. TÜRSAK’ta ‘Sinema- Tarih Buluşması’ adlı festivali yaptığımız yıllarda danışmanlık yapmıştı. Özellikle Andrzej Wajda filmlerinin hayranıydı. Şimdi aramızda olsaydı, hiç kuşkum yok, Oscar’da ödülleri kimlerin kazanacağını merak ediyor olacaktı. Öyleyse, bu akşama yönelik tahminlerini onunla paylaşmalıyım. Tabi, sinema sanatına gönül vermiş tüm okurlarımızla da…

Ve, son dakikada gelen Canberk’in ölüm haberi… Acı üstüne acı…

EN POLİTİK YILLARDAN BİRİ

İlginç Oscar geceleri yaşandı 98 yıllık tarihi boyunca.  70’lerdeJane Fonda’nın Oscar törenlerinde yaptığı konuşmada sesi kesildikten sonra gazetecilere “Siz burada ödül dağıtırken, Vietnam00’da insanlar ölüyor” demesi, Marlon Brando‘nun Amerika’nın toprakları ellerinden alınan yerli halkını savunarak ‘Baba’ filmindeki rolüyle kazandığı En İyi Oyuncu Oscar’ını reddetmesi, Vanessa Redgrave’in 1978’de ‘Julia’ ile kazandığı Oscar’ı almak üzere sahneye çıktığında siyonizmi eleştiren bir konuşma yapması, Spike Lee’nin siyahlara ayrımcılık yapıldığı savıyla Onur ödülünü almaması, MichaelMoore’un savaşı lanetlediği, “Utanmalısın Bush!” diye haykırdığı tören v.b…

Elbette Akademi yönetimi bu türden protestoları engellemek adına ellerinden geleni yapar, süre kısıtlamaları, ses kesmelerle yönetimin rahatsız olmaması için çaba gösterir, ama hemen her zaman protestolar sonuca ulaşır. Bu gece sahneye çıkacakların işi biraz daha zor… Çünkü ABD, Netanyahu ile  kol kola haksız ve acımasız bir savaşı sürdürmekte ve Hollywood’da Yahudi lobisinin gücü herkesin malumu! Bu yüzden Akademi yeleri, yani sektörün 24 kategorisindeki ödüller için oy kullanan yaklaşık on bin sinemacı görüşlerini daha çok oyları ile belli edecek gibime geliyor.

Sözün burasında, Akademi ödüllerini dışlayan, küçümseyen görüş sahiplerine anımsatmak isterim; evet bir zamanlar Oscar’lar Amerikan sinema endüstrisinin dünya egemenliğini perçinlemeye hizmet eden bir bir propaganda aygıtı olarak kullanılırdı. Ama ABD’nin demokrat kamuoyu ile irtibatlı olan yönetmenler, oyuncular ve diğer sektör elemanlarının bugün pek çok ülkede konuşulması mümkün olmayan eleştirilerini cesaretle dile getirebildiğini; üretime baktığımızda, yılın öne çıkan filmlerinin ABD sistemine sert eleştiriler getirebildiğini görüyoruz. Elbette geçmiş yıllarda da cesur çıkışlar olmuştu Amerikan sinemasında. Son zamanlarda Martin Scorsese’in, De Niro’nun, Sean Penn’in, Susan Sarandon’un sanatçıların 70’lerin isyancı sinemacılarını anımsatan bir biçimde, Trump rejimini eleştiren konuşmalar yapmaları başkalarını da etkiliyor hiç kuşkusuz. Cesaret bulaşıcıdır! Ama göreceğiz, Akademi’nin alacağı önlemleri; şehitler gelirken ülkelerini suçlama cesaretini kaç sanatçının gösterebileceğini…

YARIŞIN İKİ FAVORİSİ

Bu tavrın ödüllere yansıyıp, yansımayacağını yarın hep birlikte göreceğiz. Ama, bu konuda ciddi emareler var. Oscar ödüllerinin öncüsü kabul edilen sektör ödüllerinde (Critics Cirle/Eleştirmenler Birliği, New York, LA ve daha pek çok kentteki sinema yazarlarının 2025’in En İyileri seçimleri, Oyuncular Sendikasının, Yönetmenlerin, Senaristlerinin, Görüntü yönetmenlerinin ve diğer meslek katmanlarının meslek birliklerinin ödülleri, LA’deki basın mensuplarının belirlediği Altın Küre ödüllerinde) iki filmin öne çıktığı görüldü: ‘Günahkarlar /Sinners’ ve ‘’Savaş Üstüne Savaş / One Battle After Another’. Akademi üyelerinin ilk elemesinde belirlenen adaylar (En İyi Film kategorisinde on, diğer dallarda beşer aday) arasında ‘’Günahlar’ 16 adaylıkla tarihi bir başarı elde ederken, ‘Savaş Üstüne Savaş’ 13 dalda aday gösterildi. Hiç kuşkum yok, bu akşam iki filmden birinin zaferine tanıklık edeceğiz.

‘Savaş Üstüne Savaş’tan Ocak ayında iki yazımda söz etmiştim. En son söyleyeceğimi baitan söyleyeyim. Benim adayım ‘Savaş Üstüne Savaş’. Paul Thomas Anderson, Amerikan sisteminin raikal unsurlara karşı tahammülsüzlüğünü, sistem içindeki faşistlerin zavallılığını yan yollara sapmadan, açık seçik anlatmış; usta oyuncular ve diğer sanatçıların çabalarını görkemli bir bütünlüğe kavuşturmuş. Günümüz  Amerika’sında yükselen faşizme karşı cesur  bir karşı çıkış. ‘Günahkarlar’ ise ABD’nin kirli tarihini, ırkçılığı konu almış. Siyahların usta yönetmenlerinden Ryan Coogler, politik mesajını tür sineması  çerçevesinde vermeyi seçmiş. Siyahların müziğini ustaca monte etmiş öyküsüne. İlk yarısına hiçbir itirazım yok, ama geniş seyirci kesimlerine ulaşmak -ve de korku sineması kalıplarına sahip çıkarak,  Hollywood’dan da alkış almayı hesap eden- ikinci yarıdaki vahşeti gereksiz buldum. Biraz da kaçak güreşme dolarak nitelendirdim. Tabi, filmdeki incelikleri hesaba katmıyor değilim. Beyaz vampirler herkesi ısırırken, siyahları da ‘vampir’leştirmeyi ihmal etmiyor. Bu da, Coogler’in sisteme entegre olmuş siyah kardeşlerine yönelik eleştiriden geri durmadığını gösteriyor.

ULUSLARARASI FİLMLER

Bu iki Amerikan yapımının yanı sıra, çok iyi bulduğum dört film daha var, En İyi Film kategorisindeki on aday arasında: ustaca yorumlanmış bir faşizm eleştirisi, Brezilyalı Kleber Mendonça Filho’nun ‘Gizli Ajan’ı,  Çin asıllı Amerikalı kadın yönetmen Chloé Zhao’nun ‘Hamnet’i (Başroldeki Jessie Buckley’in  bu akşam ‘En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alması gerekir), Meksikalı Guillermo del Toro’nun ‘Frankenstein’ı  ve Norveçli Joachim Trier’in ‘Manevi Değer’i .

Trier’in filminin ‘En İyi Uluslararası Film seçileceğini düşünüyorum. Mükemmel bir yönetim, senaryo ve oyunculuklarla bir başka yıl En İyi Film için düşünülebilirdi, ama bu yılın politik ortamında şansı az. Tıpkı ‘Hamnet’ gibi sanatçının yaşamındaki krizler ve sanatın iyileştirici gücü üzerinde yoğunlaşan  filmin tüm Akademi üyelerini etkileyeceğini düşünüyorum. Bu yüzden de, ‘En İyi Uluslararası Film kategorisinin -hepsi de güçlü olan- diğer adaylarını, ‘Gizli Ajan’ı, İranlı Cafer Panahi’nin ‘Görünmez Kaza’yı, Tunus’lu Kouther Ben Hania’nın Gaza üstüne etkileyici dramı ‘Hind Rajab’ın Sesi’ni ve Fransız yönetmen Oliver Laxe’ın İspanya  yapımı ‘Sırat’ı yaya bırakması büyük olasılık. Tabi Akademi üyeleri içinde İran ve Gaza’da yaşananlara tepki vermek amacıyla tercihlerini bu iki film için kul lanacaklar olacaktır, ama gene de ‘Manevi Değer’in aradan sıyrılacağını düşünüyorum.

Oyunculuklara gelince, En İyi Kadın Oyuncu dalında İrlandalı oyuncu Jessie buckley’in kazanmaması büyük sürpriz olur. Erkek oyuncu dalında ise, ‘Gizl Ajan’da Wagner Moura, ‘Günahkarlar’da Michael Jordan, ‘Mavi Ay’da Ethan Hawke’un, ‘Muhteşem Marty’de Timothée Chalamet’nin, ‘Savaş Ütüne Savaş’ta Leonardo di Caprio’nun oyunculukları arasında bir tercih yapmak çok zor olacak. Brezilyalı aktör de Ethan Hawk da çok iyi, ama ödülün Michael Jordan’a gitmesinden yanayım. Diğer dallardaki favorilerimi yazarken, belgesel ve kısa metrajları izleyemediğim için tercih yapmadım. Bunları tahmin değil kişisel bir değerlendirme olarak görmenizi isterim. Kimi tahminlerle çakışıyor, kimi çakışmıyor… Örneğin tahminlerde ‘Günahkarlar’ önde gidiyor. Hollywood’dan böyle bir sonuç çıkmasına şaşırmam. Hatta kızmam da; o da bir sistem eleştirisi... Bakalım bu akşam neler olacak?

***

En İyi Film: Savaş Üstüne Savaş

En İyi Yönetmen: Paul Thomas Anderson (Savaş Üstüne Savaş)

En İyi Kadın Oyuncu: Jessie Buckley (Hamnet)

En İyi Erkek Oyuncu:  Michael Jordan (Günahkarlar)

En İyi Özgün Senaryo:  E. Vogt, J. Trier (Manevi Değer)

En İyi Uyarlama Senaryo: Paul Thomas Anderson (Savaş Üstüne Savaş)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Sean Penn (Savaş Üstüne Savaş)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Elle Fanning (Manevi Değer)

En İyi Görüntü Yönetimi: Micahael Baumann (Savaş Üstüne Savaş)

En İyi Kurgu: R. Bronsterin, J.Safdie (Muhteşem Marty)

En İyi Özgün Müzik: Ludwig Gorannson (Günahkarlar)

En İyi Şarkı: Alexandre Desplat (Frankenstein)

En İyi Yapım Tasarımı: T. Deeverell, S.Vieau (Frankenstein)

En İyi Kostüm Tasarımı: Kate Hawley (Frankenstein)

En İyi Makyaj ve Saç:  M. Hill, J. Samuel, C. Furey (Frankenstein)

En İyi Ses: Sirat

En İyi Kast: Günahkarlar

En İyi Uzun Metraj Canlandırma: Zootopia 2


© Birgün