‘Gerçek’ ne işe yarar ki?! |
“Hawaii Adası'nda yaşayan bir adam vardı, ben onu Keawe diye adlandıracağım; çünkü işin aslı şu ki, o hala yaşıyor ve adının gizli tutulması gerekiyor.” (Stevenson, s.49) 1891
En çok Treasure Island/Define Adası adlı romanıyla bilinen Robert Louis Stevenson'ın 1891'de yayımladığı The Bottle Imp/Şişenin Cini adlı öyküsü bu tümceyle başlıyor. Stevenson tam da 1001 Gece Masalları'na yaraşır bir hikaye anlatıyor bu öyküde: Kırılmayan, hiçbir biçimde zarar görmeyen cam bir şişede yaşayan ve sahibinin dileklerini yerine getiren bir cin var. Bu şişeye, ancak bir önceki sahibinin onu edinmek için ödediğinden daha az para ödeyerek satın aldığınızda sahip olabiliyorsunuz. Tüm sahipler de, birkaç isteklerini gerçekleştirdikten sonra şişeyi kendi ödediklerinden daha ucuz bir fiyata elinden çıkarmak için can havliyle uğraşıyor, çünkü ruhlarının lanetlenmesini istemiyorlar.
Stevenson, bu doğaüstü ve gerçekdışı anlatıya gerçekçi bir karakter kazandırmak arzusuyla, Keawe adlı karakterin yaşayan bir kişi olduğunu özellikle vurguluyor. 19. yüzyılın fantastik edebiyat yapıtlarında çok sık rastlanan bir uygulama bu: Sanayi Devrimi ve Aydınlanma'yı yaşamış bir dünyada, hele fotoğraf gibi bir 'gerçeklik görüntüleme aygıtı'nın Avrupa ve Amerika'nın köylerine yayılacak denli popülerleştiği bir dönemde okurları cinli perili anlatılarla şaşırtmak ve korkutmak giderek güçleşiyordu. Bu yüzden birçok yazar, bu tür söz oyunlarına başvuruyordu.
Daha erken örnekleri de var. Örneğin Charles Dickens'ın, bir cinayet kurbanının hayaletinin kendi davasındaki jüri üyelerine görünmesini ve onları yönlendirmesini anlattığı 1865 tarihli The Trial of Murder/Cinayet Davası adlı öyküsünün bir yerinde, şu ilginç satırlarla karşılaşıyoruz:
“Jüri Londra........