Şeytan artık neden marka giymiyor? |
Şeytan Marka Giyer’in (The Devil Wears Prada) devam filmi, daha ilk dakikalarında izleyiciyi tanıdık bir duyguyla yakalıyor. Zamanın ağırlığı. Ancak bu his, basit bir nostaljiye yaslanmıyor; aksine, geçen yirmi yılın neyi dönüştürdüğünü, neyi törpülediğini ve en önemlisi neyi görünmez kıldığını sorgulayan bir sıkışma yaratıyor. Özellikle ilk filmi 2006’da sinema salonunda izlemiş olanlar için bu etki daha da belirgin. Çünkü karşımızdaki film, yalnızca karakterlerin ya da hikayenin devamı değil; aynı zamanda bir türün, bir anlatı tonunun ve izleyiciyle kurulan ilişkinin baştan yazıldığı bir alan açıyor. Çok şey değişti; insan ilişkilerinden dünyayla kurduğumuz bağa, kullandığımız dilden düşünme biçimlerimize kadar uzanan geniş bir dönüşümün içinden geçtik son yirmi yılda. Bu artan farkındalık hali, bazen bir aydınlanma, bazen de ağır bir bilinç yükü olarak yerleşti hayatımıza. Tam da bu yüzden, The Devil Wears Prada gibi ikonik bir filmin bu yeni zamana nasıl uyumlandığı sorusu, onu yalnızca bir devam filminden öteye taşıyor. Bu daha çok, değişen dünyanın, incelen hassasiyetlerin ve yeniden çizilen sınırların hikayeye nasıl sızdığını görmekle ilgili.
OTORİTENİN YENİ SINIRLARI
En baştan söyleyeyim, ben Şeytan Prada Giyer 2’yi sevdim. Ama asıl ilgimi çeken, filmin nasıl göründüğünden, anlattıklarından çok bunu hangi dille kurduğu oldu. Şeytan Marka Giyer 2, kapsayıcılığı bir zenginleşme alanı olarak değil; yeni temsil ve denetim rejimi içinde Miranda’nın sezgisel otoritesini sınırlayan bir dış çerçeve olarak kuruyor. Bu tercih, ironik biçimde çeşitliliği hikayenin organik bir parçası olmaktan çıkarıp, aşılması gereken kurumsal bir engele dönüştürüyor. Miranda Priestly hâlâ o koltukta oturuyor; Meryl Streep hâlâ tek bir bakışla........