Hollywood’un ahlaki iflası ve endüstriyel aforoz
Hollywood’un on yıllardır biriktirdiği, küresel vicdanın temsilcisi imajı, bugün yerle bir oluyor. Bu endüstri uzun zamandır kendisini yalnızca bir eğlence fabrikası olarak değil, aynı zamanda evrensel değerlerin ve liberal ideolojinin ana ihracatçısı olarak konumlandırıyordu. Kırmızı halıdaki aktivizmden Oscar kürsüsündeki politik manifestolara kadar her şey bu illüzyonu beslemek için tasarlanmıştı. Ancak Gazze’de yaşananlar karşısında takınılan seçici dilsizlik, o görkemli maskeyi düşürdü. Artık karşımızda bir değerler manzumesi değil; etik ilkelerin, pazar payına ve yatırım güvenliğine kurban edildiği devasa bir kâr-zarar tablosu var.
GÖRÜNMEZ MCCARTHYİSM
Hollywood’un ideolojik hegemonyası yeni bir olgu değil. Hays Code’dan Soğuk Savaş’ın anti-komünist histerisine, oradan 2010’ların "woke" kültürüne kadar bu endüstri her zaman egemen değerleri yeniden üretti. Ancak 2020’lerin ortasında yaşadığımız kırılma, niteliksel olarak çok daha sinsi bir aşamaya işaret ediyor. Bugünün baskı mekanizmasını 1950’lerin McCarthyism’i ile eşitlemek yanıltıcı olur. O dönemde devlet, açık bir sansür ve hukuki yaptırımla sahnedeydi. Bugün ise sistem kendi kendini regüle ediyor ve endüstriyel bir aforoz mekanizması işletiliyor. Fiziksel bir hapishane yok belki ama mutlak bir işsizlik ve profesyonel bir yok oluş var. Bu yeni nesil sansür, klasik yasaklardan çok daha adi; çünkü görünmez ve sofistike. Kimin konuşup kimin susacağı etik bir tutarlılığa göre değil, doğrudan marka riski ve finansal sürdürülebilirlik parametrelerine göre belirleniyor. İfade özgürlüğü, burada savunulması gereken bir ilke olmaktan çıkıp, kriz yönetiminde kontrol edilmesi gereken bir değişkene dönüşmüş durumda.
SIVI DİRENİŞ
Susan Sarandon ve Melissa Barrera vakaları, bu kirli denklemi tüm çıplaklığıyla sergiliyor. Politik duruşuyla bilinen Sarandon’un tek bir miting konuşması sonrası ajansı tarafından terk edilmesi, aslında modern bir coğrafi ve endüstriyel sürgündür. Yasak yoktur ama kapılar sessizce kapanır. Melissa Barrera’nın Scream serisinden bir gecede tasfiyesi ise sistemin potansiyel krizi doğmadan yok etme refleksidir. Buna karşılık Mark Ruffalo veya Joaquin Phoenix gibi isimlerin dokunulmazlığı, bir vicdan özgürlüğünden değil, temsil ettikleri devasa franchise değerinden kaynaklanıyor. Marvel ve DC evrenlerinin kolonlarını yıkmak, finansal bir intihar anlamına geleceği için sistem onları hazmetmek zorunda kalıyor. Burada belirleyici olan ahlaki duruş değil, sanatçının ekonomik cüssesi oluyor. Ancak bu karanlık tabloda direniş de biçim değiştirebilir. Melissa Barrera’nın ardından Jenna Ortega’nın projeden sessizce çekilmesi, Zygmunt Bauman’ın "Sıvı Modernite" teşhisini doğrular nitelikte. Açık deklarasyonların hemen iptal edildiği bir çağda Ortega, varlığını ve ekonomik gücünü geri çekerek stüdyoya sembolik ve finansal bir darbe vurdu. Bu, 21. yüzyılın akışkan direniş biçimidir: Açık çatışma yerine stratejik geri çekilme. Umalım ki devamı gelsin.
ÇIPLAK PRAGMATİZM
Bourdieu’nun kültürel üretim alanı teorisinden bakarsak, Hollywood bugün tam bir heteronomi (dışa bağımlılık) süreci yaşıyor. Ekonomik sermaye yani küresel dağıtım ağları ve yatırımcı baskısı sembolik sermayeyi ve sanatçı özgürlüğünü tamamen bastırmış durumda. Asıl sarsıcı gerçek şu. Hollywood’da yükselen o güçlü seslerin çoğu ya sistemin izin verdiği sınırlar içindeki "oyuncular" ya da sesleri çıktığı anda sistem tarafından yutulan "güçsüzler." Gerçek bir ilkesel duruşun yerini, risksiz bir imaj yatırımı olarak kurgulanan sahte bir aktivizm almış durumda. Hollywood’un ahlaki maskesi düştüğünde geriye kalan tek şey, kapitalist pragmatizmin o soğuk ve çıplak yüzüdür. Bu tablo, sadece sinema endüstrisi için değil, küresel kültürün geleceği için de ciddi bir etik uyarıdır.
