Eski sinemanın içinden açılmış bir delik: Le Trou
Hepimizin hayatında Gaspard’lar var; kimimizin evinde, kimimizin iş yerinde, kimimizin en yakınında... Yanımızda kazma sallıyor gibi görünüp, kalbimizdeki tüneli ihbar edenler. Roland’ın ağzından dökülen o cümle boşuna değildir: “Zavallı Gaspard.”
Yeni yılın ilk yazısına, bana yıllardır sorulan o soruyla başlamak istedim: “En sevdiğin film hangisi?” Cevabım değişmedi, Jacques Becker’in 1960 yapımı Le Trou’su. Bu siyah-beyaz başyapıt, benim için sinemanın en saf hali. Süssüz, müziksiz, manipülasyondan arınmış. Sadece insan emeğinin, bedenin sınırlarının ve kırılganlığın sesiyle dolu bir dünya. Le Trou, klasik anlatı sinemasının konforundan bilinçli olarak uzaklaşan, seyirciyi duygusal yönlendirmelerle değil, zamanla ve tekrarın ağırlığıyla yüzleştiren bir yapım.
Le Trou, Fransa’da ‘Nitelikli Gelenek’ (La Tradition de Qualité) anlayışının sinemayı edebiyatın ve diyalogların gölgesinde bıraktığı bir dönemde, bu konfor alanına açılan bir isyandı. O dönemin saygın ama risksiz sinemasında yönetmen, metnin gölgesinde bir teknisyen gibi kalırken; Becker, anlatıyı sözden arındırdı ve sessizliğin ile fiziksel çabanın içine gömdü. Müziği tamamen tasfiye etti ki filmde sadece jenerik sonunda hafif bir parça çaldı. Geriye balyoz vuruşları, metal çınlamaları ve hapishane gürültüleri kaldı. Böylece dramatik süsleri ortadan kaldırdı ve sinemayı asıl sahibi olan emeğe ve zamana teslim etti. Kazı sahnelerinde kesme yapmadan uzun sekanslar çekti, oyuncuların gerçek zamanlı emeğini seyirciye hissettirdi; emeğin o amansız kronometresini doğrudan bedenlerinde yaşattı.........
