“Emperyalizm yenilmez değil”

28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik bombardımanıyla başlayan savaşın dördüncü haftasındayız. Egemenliğini teslim etmeyi reddeden devletlere karşı yaptırım ve doğrudan askeri güçle karakterize olan emperyalist zorbalık, bir kez daha tüm insanlığın geleceğini tehdit eden küresel bir kriz yaratmış durumda.

Savaşın insani ve emperyal saldırganlık boyutu kadar, hatta kimi çevrelerde daha yaygın biçimde ekonomik yansımaları konuşuluyor. Enerji ve gıda fiyatlarındaki sert yükseliş, tedarik zincirlerinin çöküşü ve kamu bütçelerinin yeniden yönlendirilmesi, savaşın bedelini doğrudan hisseden geniş kesimlerde tartışmanın merkezine oturmuş durumda. Ancak dünyanın dört bir yanındaki yurttaşlar bu yıkıma karşı seslerini yükseltmeyi sürdürüyor. New York’ta, Sydney’de, Manila’da, Tel Aviv’de,  Roma’da, Atina’da ve daha birçok kentte insanlar savaşa karşı sokaklara çıkıyor. Tarihsel olarak her savaşın en ağır bedelini ödeyen emekçi sınıflar, bugün de ABD emperyalizminin faturasını yaşamlarıyla, yoksullaşmayla ve hak gasplarıyla ödemekle karşı karşıya bırakılmaya itiraz ediyor. Emperyalist saldırganlığa karşı yükselen bu itirazlar bugün yeterince güçlü olmasalar da, ağırlaşan yaşam koşulları bu seslerin savaşın sürmesi halinde çok daha güçlü ve yaygın bir hale dönüşeceğine işaret ediyor.

GELİŞMELERİ ENDİŞEYLE TAKİP EDEN AVRUPA

Hatırlanacağı gibi savaşın ilk günlerinde Avrupa liderlerinin büyük çoğunluğu ABD ve İsrail’in İran'a yönelik saldırılarını kınamak bir yana, İran'ın bu saldırılara verdiği yanıta odaklanarak “gelişmeleri büyük endişeyle takip ettikleri” türünden açıklamalarla yetinmişlerdi. Bu durum liderleri halk nezdinde gülünç duruma düşürmüş ve haklı bir öfke de yaratmıştı. Avrupa içerisinde bu öfkeyi ifade eden ilk anlamlı tepkilerden biri, İspanya’da Podemos milletvekillerinden geldi. Podemos vekilleri ABD yönetimiyle ilişkilerin kesilmesi, NATO'dan çıkılması ve barış ile uluslararası hukuku temel alan bir bölgesel düzen kurulması çağrısında bulundular. Benzer sesler kısa sürede başka ülkelerden de yükseldi. Yunanistan Komünist Partisi (KKE) ve Tüm İşçiler Militan Cephesi (PAME), Yunanistan topraklarındaki ABD üslerinin kapatılmasını talep ederek bu üslerin varlığının çevre bölgeleri potansiyel misilleme hedeflerine dönüştürdüğü uyarısında bulundular. Belçika İşçi Partisi (PTB-PVDA) de Afganistan, Irak ve Libya deneyimlerini hatırlatarak saldırılara karşı tavır alırken bu ülkelerin hiçbirinde dışarıdan dayatılan müdahalelerin demokrasi getirmediğinin altını çizdiler. Sokak eylemlerine bakıldığında ise özellikle Birleşik Krallık’ta her hafta düzenli gerçekleşen eylemler dikkati çekiyor. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü eylemlerinde de savaş karşıtlığını unutulmadı. Kadınlar “Savaşlarınız için çalışmayacağız” pankartlarıyla militarizmin kamu hizmetleri (kreşler, okullar, yaşlı bakımevleri) üzerindeki yıkımına odaklandı ve barış mücadelesini toplumsal cinsiyet eşitliğine bağladılar. Dahası, henüz bir eyleme dönüşmemiş olsa da artan maliyetler nedeniyle çiftçilerin itirazlarının da artmaya başladığı gözlemleniyor.

MERZ’İN İKİLEMİ

Almanya’nın tutumu bu tabloda özel bir yer tutuyor. Başbakan Friedrich Merz, Washington’ı ilk ziyaret eden müttefik olmuş, “Tahran rejiminin yıkılması gerektiği konusunda hemfikir olduğunu” açıklamıştı. Ancak Merz yaklaşan seçimler nedeniyle geri adım atmak zorunda kaldı. Kısa süre sonra “Bu savaşın NATO ile hiçbir ilgisi yok, Almanya bu savaşın parçası değil” açıklaması geldi. Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier da geçtiğimiz gün savaşı “önlenebilir, gereksiz ve uluslararası hukuka aykırı” olarak nitelendirdi. Dahası savaşın ilk haftasında yapılan ARD-Deutschland Trend anketine göre Almanların yüzde 58'i saldırıyı haksız buluyor. Öte yandan sokakta %58’lik bir itiraz olduğunu söylemek güç. Hatta toplumsal muhalefetin ziyadesiyle zayıf olduğunu söyleyebiliriz. Bir yanda İran’daki rejim değişikliği arayışını destekleyen, İsrail bayrakları taşıyan gruplar da varken diğer yanda da Siyonizm’e ve emperyalizme topyekûn karşı çıkan gruplar da var.

2003’ÜN GÖLGESİ

Bugün Birleşik Krallık’ta barış hareketi parlamento koridorlarından sendika binalarına, Londra meydanlarından akademik çevrelere kadar her alanda Başbakan Keir Starmer’ı durdurmak için topyekûn bir seferberliğe girmiş durumda. ABD Başkanı Donald Trump’ın süregelen eleştirilerine rağmen Starmer, ABD-İsrail ekseninin İran’a karşı yürüttüğü savaşta Avrupalı müttefikler arasındaki yerini sadakatle koruyor. Öte yandan Başbakan'ın bu operasyonlara verdiği destek Birleşik Krallık kamuoyunda Tony Blair tipi “itaatkâr” dış politika mirasını benimseme ve Trump’ın askeri stratejilerine eklemlenme eleştirileriyle karşılanıyor.

Bu askeri ortaklığa karşı parlamento çatısı altında somut bir itiraz Jeremy Corbyn öncülüğünde bir grup muhalif milletvekilinden geldi. Corbyn, önceki haftalarda yabancı güçlerin İngiliz üslerini kullanabilmesini parlamentonun onayına bağlamak gibi maddeler içeren bir yasa tasarısını parlamentoya sunmuştu. Önerge, Yeşil Parti temsilcileri ve bir kısım İşçi Partisi milletvekili de dahil olmak üzere geniş muhalif bloktan destek gördü. Bu girişim parlamentoyu bir itiraz odağına dönüştürdü fakat itirazlar buraya sıkışmadı.

7 Mart’ta Londra’da yaklaşık 30 bin kişinin katılımıyla devasa bir yürüyüş gerçekleştirildi. Hemen ardından Savaşı Durdurun Koalisyonu (Stop the War Coalition); “İran’ı bombalamayı durdurun”, “Lübnan’dan elini çek” ve “Özgür Filistin” sloganlarıyla kitlesel eylemlerini sürdürdü. Sendikalar da sürece dahil olarak hükümetin tutumunu eleştirdi ve “tüm yasadışı savaşlara karşı” olduklarını ilan ettiler.

Fakat Starmer hükümeti, demokratik hakları kısıtlayan baskı politikalarını devreye sokmakta gecikmedi. Filistin eylemlerine yönelik kısıtlamaların ardından, İran yönetimiyle “ilişkilendirildiği” iddiasıyla geleneksel Kudüs Günü (Al-Quds Day) yürüyüşü yasaklandı. Savaşı Durdurun Koalisyonu, aşırı sağcı grupların serbestçe gösteri yapabildiği bir iklimde barış hareketine getirilen bu engellerin, sistematik bir çifte standart ve ifade özgürlüğüne yönelik ağır bir saldırı olduğunun altını çiziyor.

Bu yasaklamalara rağmen eylemlerden geri adım atılmıyor. Geçen hafta sonu Londra, Manchester, Birmingham, Cardiff ve Newcastle dâhil olmak üzere ülke çapında Savaşı Durdurun Koalisyonu ve Filistin Dayanışma Kampanyası tarafından organize edilen protestolar düzenlendi. Diğer yandan son olarak bir toplumsal deklarasyon da bu itirazlara eşlik etmeye başladı. The Guardian gazetesinde yayımlanan, milletvekilleri, sendika liderleri, sanatçılar ve akademisyenlerin imzasını taşıyan bir açık mektup, hükümete bu denklemin parçası olmaktan vazgeçmesi için bir çağrı yapıyor.

MACRON’UN ‘HUKUK’ SÖYLEMİ VE SUÇ ORTAKLIĞI

Fransa’da ise Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, savaşın başından bu yana tam bir diplomatik akrobasi sergiliyor. Bir yandan ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını uluslararası hukuka aykırı bularak onaylamadığını açıklıyor, diğer yandan İngiltere ve Almanya ile birlikte yayımladığı ortak bildiride “İran’a yönelik her türlü gerekli eyleme hazır olduklarını” ilan ederek ABD’ye bağlılığını ifade ediyor. Dahası Fransa, ABD savaş uçaklarının yerel üslerde geçici olarak konuşlanmasına izin vererek savaşın doğrudan bir parçası ve lojistik merkezlerinden biri haline gelmiş durumda.

Öte yandan Fransa’da toplumsal tepki de yok değil. Jean-Luc Mélenchon, 11 Mart’ta kaleme aldığı “Yeni Savaşa Karşı Savaş” başlıklı yazısında, saldırıların küresel bir felakete davetiye çıkardığı uyarısında bulundu ve Fransa’nın bu çatışmanın bir parçası olmaması gerektiğini savundu. Fransız Komünistlerinin Devrimci Birliği (URCF) ise 28 Şubat’ta yayımladığı bildiride saldırıyı bir “emperyalist zorbalık” olarak tanımladı. Sendikal ölçekte, Fransa’nın en büyük işçi konfederasyonu Genel İş Konfederasyonu (CGT) yayımladığı bildiride ABD-İsrail saldırganlığını kınarken çözümün ancak İran halkının barış içinde kendi geleceğini inşa etmesiyle mümkün olacağını vurguladı. Öte yandan Fransa’da büyüyen NATO karşıtlığı da dikkat çekiyor. Mélenchon’un Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) partisi, ocak ayında “ittifaktan çıkış” önergesini parlamentoya sunmuştu. Şimdi gözler NATO’nun kuruluş yıldönümü olan 4 Nisan’daki büyük yürüyüşte.

“EMPERYALİZM YENİLMEZ DEĞİL”

ABD ve İsrail'in İran'a saldırı düzenlemesinin ardından ilk tepkilerden biri de Yunanistan halkından gelmişti. Savaş karşıtları Atina'daki ABD Büyükelçiliği önünde toplanıp Yunanistan’ı bu katliama katılmamaya çağırmışlardı. “Halk savaştan çıkış yolunu bulacak, emperyalizm yenilmez değil” gibi sloganların atıldığı eylemde Filistin bayrakları da taşındı. Yunanistan’da eylemler, ülkenin stratejik konumundan dolayı doğrudan askeri lojistik karşıtlığına da bağlanıyor. KKE ve PAME öncülüğünde düzenlenen eylemde de Yunan topraklarındaki ABD üslerinin kapatılması temel talep olarak öne çıktı.

İTALYA: SAVAŞA HAYIR OTORİTER HÜKÜMETE HAYIR

İtalya'da 14 Mart’ta Roma’da 20.000 kişilik bir gösteri gerçekleştirildi. Bu gösteri hem savaşa hem de Başbakan Giorgia Meloni hükümetinin otoriter reformlarına karşı bir çizgideydi. “Savaşa hayır, otoriter hükümete hayır” sloganıyla yürüyen kitleler yargı bağımsızlığının yok edilmesini ve kamu hizmetlerinden kesilip silahlanmaya aktarılan bütçeleri protesto ettiler.

“BİZİM SAVAŞIMIZ DEĞİL”

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başladığı ilk günden itibaren, Washington ve New York başta olmak üzere pek çok yerde itirazlar sokaklara taşındı. 14 Mart’ta Beyaz Saray önünde bir araya gelen eylemciler, operasyonların başında Güney İran'daki kız okuluna düzenlenen ve 170'ten fazla çocuğun ölümüne yol açan Minab saldırısını canlandırmıştı. Meydanlardaki, sokaklardaki bu tür eylemler sürüyor.

Savaşın ekonomik maliyeti de ABD iç siyasetinde yeni bir muhalefet dalgasının zeminini hazırlıyor. Trump yönetiminin 2027 mali yılı için 1,5 trilyon dolarlık bir savunma bütçesi hazırlığında olması, milyarlarca doların sosyal refah yerine militarizme aktarılması anlamına gelecek. Bu gerilim, Trump’ın kendi tabanı olan MAGA saflarını da olumsuz yönde etkilemeye başlamış durumda. Tucker Carlson gibi isimlerin, Trump’ın İran’a yönelik askeri müdahale politikasını kamuoyu önünde sertçe eleştirmesi ve “İsrail'in savaşı, bizim savaşımız değil” vurgusu, sağ kanatta da savaşa karşı bir konum yaratılması gayretini gösteriyor. Trump’ın bu eleştirilere karşı Carlson’ı MAGA dışı ilan etmesi ise yönetimin paniğini ifşa eder bir nitelik taşıyor.

Şimdi tüm gözler önümüzdeki hafta sonuna çevrilmiş durumda. Ülke çapındaki sayısız noktada milyonlarca insanın, Trump’ın sınırsız yetki ve savaş bütçesi taleplerine karşı birleşeceği kitlesel “Krala Hayır” mitingleri için bir araya gelmesi bekleniyor.

İKİNCİ KISIM GİBİ:

Barış hareketi daha geniş bir kitleye yayılabilir mi?

Bugün itibarıyla savaş karşıtı hareketin ölçeğine bakıldığında, henüz hükümetlerin askeri kararlarını geri çevirecek bir yaygınlığa veya sarsıcı bir söylem bütünlüğüne ulaşamadığı söylenebilir. Bu eksende savaşın yarattığı ekonomik sarsıntının, barış hareketini daha geniş bir kitleye yayıp yayamayacağı sorusu bana kalırsa bugünlerde en kritik tartışma başlıklarından biri.

Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (WFP), geçtiğimiz hafta yayımladığı raporda hayati bir uyarıda bulunmuştu. Buna göre İran’a yönelik savaşın küresel ekonomiye etkisi, dünya çapında akut açlık riskini keskin bir şekilde artırmak olabilir. WFP’ye göre Hürmüz Boğazı'nın askeri operasyonlar nedeniyle kapanması, enerji ve gübre fiyatlarını doğrudan yukarı çekerek küresel gıda krizini tetikleyen bir kaldıraç işlevi görüyor. Keza The Guardian’ın haberine göre Birleşik Krallık’tan Fransa’ya kadar Avrupa kırsalında, özellikle üre bazlı gübre fiyatlarının mart ortası itibarıyla ton başına 700 dolara fırlaması ve akaryakıt maliyetlerinin sürdürülemez seviyelere ulaşması, çiftçileri zorlamaya başladı bile. Eğer liderler başka rejim değişikliği uğruna askeri harcamaları artırırken enflasyon dalgasını tetiklemeye devam ederse, barış hareketi de çok geçmeden boş tencerelerin yarattığı kitlesel bir öfkeyle birleşecektir. Öte yandan refah için savaş karşıtlığının ancak emperyalizme karşı duruşla anlamlı bir itiraz üretebileceğini hatırlatmak gerekir.

EMPERYALİST ZORBALIĞA SON VERMEK ELİMİZDE

28 Şubat'ta başlayan saldırıların dördüncü haftasında ortaya çıkan tablo, emperyalist müdahaleciliğin dünya çapında kendisine içkin yapısal krizleri derinelştirmekten başka bir sonuç üretemeyeceğini gösteriyor. Batılı liderlerin “insan hakları” ve “uluslararası hukuk” üzerine kurulu diplomatik söylemleri, katliamların ve açık rejim değişikliği hedefinin gölgesinde tamamen anlamsız kalmış durumda. Kimilerinin zorbalık iktidarı olarak tanımladığı bu emperyal saldırganlık yalnızca şiddete değil, sessizliğe ve suç ortaklığına da dayanıyor. Bu suç ortaklığı bazen Birleşik Krallık'ta olduğu gibi aktif ve gönüllü bir biçim alıyor bazen de Avrupa hükümetlerinin büyük çoğunluğunun sergilediği “Endişeyle takip ediyoruz” tavrında olduğu gibi steril bir diplomasiye bürünüyor.

Öte yandan “Savaşlarınız için çalışmayacağız” sloganı, militarizm karşıtlığının bir dış politika meselesi olmaktan çıkıp doğrudan bir bölüşüm kavgasına dönüştüğünü kanıtlıyor. Halk, silahlanmaya ayrılan devasa bütçeler ile kreş, okul ve sağlık gibi temel ihtiyaçlardan yapılan kesintiler arasındaki doğrudan bağı açıkça kuruyor. Tepkiler sadece kararları alan başkentlere de yönelmiyor. O bombaları taşıyan uçaklara geçiş sağlayan topraklara, limanlara ve üslere yöneliyor. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında refahı savunmak, kaçınılmaz olarak bu emperyalist saldırganlıkla hesaplaşmayı gerektiriyor. Zira militarizasyon, emperyal düzenin kendini yeniden üretme biçimidir. Bu nedenle savaş karşıtlığı, refah talebiyle güçlenirken emperyalizm eleştirisiyle de derinleşmek zorundadır.


© Birgün