menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Romanın / edebiyatın geri dönüşü mü? -2

69 0
31.08.2026

Özel haberlerimizi ve günün öne çıkan gelişmelerini kaçırmamak için BirGün’ün WhatsApp kanalını buraya dokunarak hemen takibe alabilirsiniz.

Geçen haftadan devam ediyoruz...

Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesinin toplumsal, siyasal ve entelektüel ortamdaki etkileri henüz ve tam olarak aşılamamışken, 1990’da Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve sosyalist blokun çözülmesi çok yönlü ve çok katlı bir yıkım yaratacaktı. İdeolojilerin öldüğü, tarihin sonuna gelindiği ve kapitalizmin mutlak bir zafer kazanarak, insanlığın nihai tecrübesi olduğunun kanıtlandığı ileri sürülüyordu.

Geçen haftaki yazımda da işaret ettiğim gibi; işte bu koşullarda tarihsel gelişmelerin ve toplumsal deviniminin neredeyse bütünüyle dışında insanlığın ilerici birikiminin adeta inkâr edilerek dışlandığı, devrimcilik fikrine düşmanca saldırıldığı soyut bir edebiyat ortamı ve entelektüel iklim yaratıldı. Üstelik yeni ya da post-modern gericilik diye tanımlayabileceğimiz bu saldırı pek "özgürlükçü" ve çok "demokratik" gerekçelerle yapılıyordu.

Küresel sermayenin ve egemen güçlerin görüşleri, yaşam tarzı ve felsefesi neredeyse "sol" gerekçelerle inceltilerek dolaşıma sokuluyordu. Öyle ki piyasaya sürülen entelektüel ürünler ve edebi metinlerde, Mehmet Fuat’ın dediği gibi (önceki yazıda işaret etmiştim) yalnız toplum, onun devinimi ve sorunları değil; toplumsal ilişkiler içindeki birey de yoktu. Edebiyat insandan gerçek anlamda bireyden de kopuyordu. Toplumcu ideoloji ve edebiyatın bireyi hiçleştirdiği iddiasına yaslanan bu yıkıcı liberal rüzgâr bu kez hem bireyin hem de toplumun üzerini çizmişti.

Sonuç olarak; tarihsel ve toplumsal bağlamı olmayan, bireyci (kelimenin gerçek anlamıyla egoist), hazcı, gizemci, toplumsal sorunların uzağında, insana yabancı ve onu küçümseyen bir edebiyat oluştu. Bu ortam, belli kırılmalara uğrasa da neredeyse 2020’lere kadar geldi. Bir derdi ve kavgası olmayan, etik değerleri belirsiz, sorumluluğu (tarihsel, siyasal, toplumsal ve ahlaki) ve bağlılıkları bulunmayan bir entelektüel ortam yaratıldı. Ortalık yazma nedeni ve amacı belirsiz, "sahte duyarlılık peygamberi" kılıklı yazarlarla doldu. Estetik bakımdan kötü, niteliksiz ve insanı aşağılayan (hatta dışlayan) ürünlerden geçilmez oldu.

Bir edebiyat ve sanat tavrı / akımı olarak gerçekçilik (ve toplumcu gerçekçilik) mahkûm ediliyor, burun kıvrılıyordu. Edebiyatta "börüler" zamanıydı.

İşte Ahmet Büke’nin yapıtları sanki bu ortama bir itiraz gibi geldi. Özellikle 2008 ve daha çok 2011 sonrası eserlerini bu kapsamda değerlendirebiliriz. Daha çok "Deli İbrahim Divanı" (2021) ve "Kırmızı Buğday" hem Ahmet Büke yazınında hem de 1980-90 sonrasının liberalizmle lekelenen edebiyat ortamında tam olarak bir kopuşa ve........

© Birgün