menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Öncesi ve sonrası: Türkiye ekonomisi

50 0
10.03.2026

Tabii ki savaşların insani boyutları, bir tek kişinin eksik ölmesi, sivil halkın yaşadığı korku ve dehşetin bir an önce bitmesinin hepsinden önemli olduğunu biliyoruz. Ancak ülkemizdeki sade yurttaşın yaşamına da hemen dokunan savaşın ekonomik yansımalarını da teğet geçemiyoruz.

Ortadoğu bölgesinde savaş denilince hemen akla petrol fiyatları geliyor. İlk aşamada petrol fiyatları korkulduğu kadar fırlamadı, 80 dolar civarında gezindi. Bunun bir nedeni, çatışma sürecinin kısa sürmesi olasılığıydı. Ama diğer bir nedeni de böyle küresel bir çalkantı döneminde, belirsizliğin artması, yatırımların durması sonucu dünya ekonomisinin yavaşlaması, hatta durgunluğa sürüklenmesi tehlikesiydi. Bu da haliyle daha düşük enerji gereksinimli, petrol ve doğalgaza olan talebin gerilemesiydi. Ayrıca Çin gibi büyük enerji tüketicilerinin stoklarının yeterli olması da keskin fiyat hareketlerini önlüyordu.

Ancak savaşın uzayacağının anlaşılması, deniz yoluyla küresel petrol sevkiyatının üçte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla, Brent petrolün varili 90 doları aştı, 100 dolara dayandı. Teknik olarak, petrol ve doğalgaz üretiminin durdurulmasının büyük bir maliyeti var. O nedenle şimdilik çıktı stoklara ekleniyor. Ama depolama kapasitesinin dolmasıyla, rafinerilerin beklemeye geçmesi kaçınılmaz görünüyor. Üzerine  bir de İran’ın petrol tesislerinin hedef alınması eklenince bir anda Brent petrolün varili 120 dolara yaklaştı. Bu yazı kaleme alınırken 105  dolar civarında seyrediyordu.

SAVAŞ KARŞISINDA TÜRKİYE EKONOMİSİ

Türkiye ekonomisinin 2025 yılında net enerji ithalatı 47,2 milyar dolar olmuştu. Son enflasyon raporunda 2026 için petrolün varili 60,9 dolar tahmin edilmişti. Yüksek petrol ve doğalgaz fiyatlarının yıla yayılması halinde 20 milyar doları aşan ek bir fatura çıkacak. Bu da  enflasyon yanında de cari açık ve büyümenin de olumsuz etkilenmesi anlamına gelecek. Taşımacılık maliyetlerinin artması özellikle sebze-meyve fiyatlarının daha da yükselmesi demek. Bilindiği gibi eşelmobil sistemiyle akaryakıt zamlarının yüzde 75’i ÖTV’den karşılanacak, sadece yüzde 25’i pompa fiyatlarına yansıyacak. Ancak petrol fiyatlarının 100 doları geçmesi halinde maktu ÖTV kesintileri aşılacak fiyatlar doğrudan yükselecek. Ayrıca ÖTV kaybı bütçede gelir kaybına yol açacak.

Adeta ateş topuna dönen Körfez monarşilerine 2019-2024 arasındaki 5 yılda 126,7 milyar dolarlık ihracat yapılmıştı. 2025 yılında ise yaklaşık 30 milyar dolar ihracat, 20 milyar dolar ithalat olmak üzere 50 milyar dolarlık dış ticaret gerçekleşmişti. Bu kanalın son süreçten olumsuz etkilenme olasılığı çok yüksek. Aynı şekilde 2025 yılında 65,2 milyar doları bulan turizm geliri de savaşın seyrine göre darbe yiyebilir. Alınan ilk bilgilere göre savaşın ilk haftasında, yabancı çıkışları kaynaklı olarak rezervlerden 13-15 milyar dolar arasında satış yapıldı.

Ayrıca küresel piyasalarda risk algısının yükselmesi gerek özel sektörün gerekse kamu sektörünün hem dış borçlanma maliyetlerini yukarı çeker, hem de sıcak paranın TL varlıklar için talep ettiği faizleri sıçratır. Bu da hassas dengelere oturan Türkiye ekonomisi için ciddi tehlike oluşturur. İktidar bu ortamda sade insanın yaşamına yansıyacak her olumsuz gelişme için savaş bahanesine sığınacaktır. Evinde oturan, her an tepesine bomba, füze düşmesi tehlikesi yaşamayan yurttaşı “tevekküle” davet edecek, durumuna şükretmesi telkininde bulunacaktır. Bu noktada, AKP iktidarının ABD-İsrail ekseninde izlediği dış politikanın, Ortadoğu’nun tüm dengelerinin bozulmasına katkıda bulunan Suriye rejiminin yıkılmasındaki vebalinin yaşanan sürece çanak tuttuğu hatırlatılmalıdır.

Zaten savaş öncesi döneme ait makro ekonomik verilerin de pek parlak olmadığını biliyoruz. Aşağıda büyüme ve enflasyon verilerini kısaca ele alacağız.

BÜYÜME AĞIR AKSAK SEYREDİYOR

Türkiye ekonomisi 2025’in son çeyreğinde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 3,4 büyüdü. Yılın tümünde ise yüzde 3,6 ile Orta Vadeli Program’da öngörülen yüzde 3,3’ün üzerinde bir performans sergilendi. Bu oranlar ülkenin büyüme potansiyelinin altında, böyle bir yüksek faiz ortamında beklenecek düzeyin de üzerinde sayılabilir.

Gelgelelim 2025’te tarım sektörünün yüzde 8,8 daraldığı görüldü. Buradan rahatlıkla, yüksek gıda fiyatlarının asıl nedeninin arz eksikliği olduğu çıkarımı yapılabilir. Sanayi de yüzde 2,9’luk rahvan bir büyüme dönemini geride bıraktı. Yine yüzde 10,8’lik yüksek bir tempo yakalayan inşaat sektörü çekişli bir GSYH artışı gerçekleşti. Bunda deprem harcamalarının etkisi de olsa, AKP iktidarının 20 yılı aşan ve sıkışınca inşaattan medet umma zihniyetinin de yadsınamayacak payı var.

Yine tüketim harcamalarının büyümeye damga vurduğu gözlendi. Yüzde 3,6’lık büyümenin 2,9 puanı özel tüketimden geldi. Hele son çeyrekte özel tüketimin yüzde 3,7’lik katkısı ortalama büyümeyi aştı. Çünkü yavaşlayan ihracat büyümeyi aşağı çekti. Özel tüketimin motorunu özellikle altın fiyatlarının yükselişiyle servetini katlayan rantiye kesimlerin oluşturduğu söylenebilir. Bu dinamiği, 2025’te ihracat genelde yüzde 6,2 artarken, ağırlıklı olarak üst gelir gruplarına hitap eden tüketim malları ithalatının yüzde 16,2’lik patlamasından da gözlemleyebiliriz. Türkiye’de zenginlerin öncülük ettiği, alt gelir gruplarının da ancak borçlanarak ayak uydurmaya çalıştığı K-tipi bir büyümedin söz edebiliriz. Yani toplumun bir kesimi yüksek bir büyüme deneyimlerken, yoksulların bu büyümeden pay alamadığı bir yapı. Nitekim yıl boyunca ihtiyaç kredileri yüzde 51,7, kredi kartı harcamaları yüzde 51,3 büyürken takibe giren alacak oranları da yüzde 3,8 ve yüzde 4,3’e yükseldi.

Büyüme verilerinde en çok konuşulan konu, 2025’te kişi başına gelirin 18 bin 40 dolara yükselmesi ve Türkiye’nin yüksek gelirli ülkeler grubuna girmesi oldu. Ortalama yurttaş yaşamında hissedemediği bu haberi şaşkınlıkla karşıladı. Açıklamasına gelince; birincisi, toplumun kaymak tabakasının yüzünü güldüren büyüme, diğer toplum kesimlerine aynı ölçüde yansımıyor. İkincisi, Mehmet Şimşek’in ekonomi politikası vurgusu, enflasyonun üzerinde bir faize, TL’nin yabancı paralar karşısında değer kaybının ise enflasyonun altında seyretmesine dayanıyor. Böylelikle TL faizler “sıcak para” için yüksek dolar bazında getiri sağlayarak cazip düzeyde kalıyor. TL’nin reel değerlenmesi bir yandan enflasyonun daha fazla yükselişini önlerken, döviz cinsinden gelir artışını suni biçimde yukarı çekiyor. Üçüncüsü, ülkede çok sayıda göçmen ve mülteci işgücü üretim sürecine katılıyor, büyümeye katkıda bulunuyor. Ama kişi başına milli gelir hesaplanırken toplam üretim sadece vatandaş sayısına bölünüyor.

Nitekim 2025’te işgücü ödemelerinin katma değer içindeki payı yüzde 36,9’a, yılın son çeyreğinde de yüzde 33,7’ye geriledi. Bir kez daha, emeğiyle geçinenlerin aleyhine işleyen bir kurgunun söz konusu olduğu ortaya çıktı.

ENFLASYON YÜKSELİŞTE

Şubat ayında tüketici fiyatları yüzde 2,96 oranında yükseldi. Yıllık enflasyon da Ocak’taki yüzde 30,65’ten yüzde 31,53’e tırmanarak dezenflasyon sürecindeki başarısızlığın en belirgin göstergesi oldu. Yılın ilk iki ayındaki toplam enflasyon yüzde 7,95 ile asgari ücret ve emekli zamları yapılırken temel alınan yüzde 16 oranını şimdiden yarıladı. Dar gelirlileri en fazla ilgilendiren iki kalem taze sebze ve meyve fiyatları aylık yüzde 17,55 artarken yıllık kira enflasyonunun hâlâ yüzde 53,91 düzeyinde gerçekleştiği gözlendi.

Malların yıllık enflasyonu yüzde 27,17, hizmetlerin ise yüzde 39,67 oldu. Böylelikle hala aralarında 12,50 puanlık bir makas bulunuyor. Hizmet fiyatlarının yüksek seyri enflasyonun asıl kaynağını oluşturuyor.  TÜFE sepetinde hizmetlerin ağırlığının artırılması da manşet enflasyonu yukarı yönlü etkiliyor.

Yİ-ÜFE de aylık yüzde 2,46 artışla yıllık yüzde 27,56’yı buldu. Bu bir yıl önceki yüzde 25,21’in de hayli üzerinde bir oran. Yani yıl sonu yüzde 16 hedefi için üretici fiyatlarından bir destek de artık gelmiyor. Dünya enerji fiyatlarının yüksek düzeyi de önümüzdeki süreçte Yİ-ÜFE için iyimser olmayı engelliyor. Ramazan ve bayram derken Mart ayı içinde enflasyonun sakinleşmesini beklemiyoruz.

Ekonomistlerin hassas analizlerine konu olan bu rakamsal ayrıntılar, ne yazık ki dar gelirli yurttaşlar için satın alma gücünün zayıflamasıyla, yaşam standartlarının gerilemesiyle gerçek bir kabusa dönüşüyor.


© Birgün