10 maddede savaşın iki haftası
Savaşın ikinci haftası geride kalırken, işler ABD ve Trump açısından pek yolunda gitmiyor. Çünkü İran rejiminin hemen yıkılacağı, kısa sürede mollaların teslim bayrağını çekeceği beklentisinin beyhude olduğu anlaşılıyor. Aksine, haftalar önce demokrasi ve özgürlükler talebiyle sokaklara dökülen kitleler evlerine çekilmiş, hatta köylerine dönmüş sessizliğe gömülmüş durumda. Buna karşın rejim yanlıları sokakları dolduruyor, tepelerine bomba yağdıranları lanetliyor. Bu mesnetsiz saldırı ülkenin demokrasi hareketini şimdilik sindirmiş izlenimi veriyor.
Her geçen gün savaşın insani ve ekonomik faturası kabarmaya devam ediyor. Yok eğer Trump’ın amacı Epstein dosyalarının konuşulmaması idiyse; unutulmasa da gerçekten bu konu gündemi daha az meşgul ediyor. Egosu şişkin bir figür olarak ağzını her açtığında dünya kamuoyunun ilgisini canlı tutmayı da başarıyor. Buna karşın savaşın gerekçeleri konusunda ne kendi yurttaşlarını ne de dünya halklarını ikna edebilmiş değil. Sanki, “Trump hep geri adım atar” sözünü tekzip etmek için her türlü vahşeti göze almış görünüyor.
İsterseniz şimdi 10 maddede savaşın farklı boyutlarını bir toparlamaya çalışalım.
1) ABD-İsrail iş birliğinin dünyanın en etkili askeri gücüne sahip olduğuna şüphe yok. Bu sayede İran gibi bir ülkede hedef milimetre sapmadan, istediğiniz kişiyi hedef alabilir, dini lider Hamaney ve ülkenin önde gelen yetkililerine suikastlar düzenleyebilirsiniz. Hasmınızın hava savunma sistemini felce uğratabilir, altyapısını ve stratejik tesislerini berhava edebilirsiniz. Ama bir eşiği geçtikten sonra karadan işgal gerçekleştiremediğiniz takdirde vereceğiniz zararların marjinal etkisi azalır. Zaten büyük hasara uğramış hasmınız can havliyle direnişini sürdürür. Süreç uzadıkça sizin için savaşın maliyeti artarken, karşınızdakinin mücadele azmi pekleşir. İsrail için amaç İran’a olabildiğince zarar vermek, bölgesel etkisini iyice zayıflatmak olduğu için onlar açısından misyon gerçekleşmiş sayılabilir. Ancak Trump cephesinden bu saldırının neden başlatıldığını, hangi noktaya varıldığını, bütçeye bunca yük getiren bir maliyete neden katlanıldığını anlatmak giderek zorlaşır.
2) İran görüldüğü kadarıyla savaşı olabildiğince geniş coğrafyalara yaymak, elden geldiğince ekonomik maliyetini artırmak şeklinde “yatay” bir savaş stratejisi izliyor. İsrail şehirlerine, en son bankalarına, ABD üslerine insansız hava araçlarıyla mukabelede bulunuyor. Onların önleme füzesi stoklarını eritmeye çalıştığı, belki de uzun dönemde daha büyük ve etkili füzelerini sona saklamayı planladığı düşünülüyor. Savaşın ABD’nin müttefiki zengin Körfez monarşilerine yayılması da onların tüm ekonomik planlarını yerle bir ediyor. Savaştan bir kazanç sağlamayacak, buna karşın kaybedecekleri çok fazla olan bu ülkelerin ABD’den savaşın bir an önce durmasını talep etmelerini bekliyor. İran’ın mesajlarına Gazze ve Lübnan’ı da dahil etmesi Körfez dahil bölge halklarında yankı buluyor. Yeni dini lider Müçteba Hamaney’in, Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalacağı, saldırıların süreceği şeklindeki meydan okur tarzdaki konuşması da, yine vurguladığı; uluslararası bir çözüm gerçekleşmeden ve tazminat ödenmeden savaşın bitmeyeceği açıklaması da İran’ın kolay havlu atmayacağını gösterdi. Uluslararası garanti derken Rusya ve Çin’i devreye sokmayı amaçladığı, hükümranlığını onaylayan kalıcı bir ateşkes talep ettiği anlaşılıyor. Altyapısı harap olduğu için tazminat talep etmesi de anlaşılır. Çünkü barış sağlansa bile zaten kötü giden ekonomisini raya sokması artık imkansız. Cenevre’deki görüşmelerde nükleer silah geliştirme sevdasından vazgeçtiklerini beyan etmişlerdi. Bunun net bir biçimde teyit edilmesi, Trump’a zarardan dönme, sahte bir “zafer” ilan etme fırsatı tanıyabilir. Gelgelelim böyle bir senaryoyu İsrail’in sabote etmesi beklenmeli.
3) Savaşın bedelini tabii ki öncelikle İran halkı ve çatışmanın yayıldığı Ortadoğu ülkeleri ödüyor. Ama yakıt fiyatlarının artışından şikayetçi Amerikan halkından, gübre fiyatlarının fırlamasıyla tarım üretimi tehlikeye giren yoksul Asya ve Afrika ülkelerine, enerji ihtiyacını büyük ölçüde Hürmüz Boğazı yoluyla sağlayan Japonya, Güney Kore’ye, doğal gaz fiyatlarının fırlamasıyla yine bir krize sürüklenen tüm Avrupa’ya, özellikle otomotiv, kimya, makine sanayisi yoğun enerji kullanan Almanya’ya kadar farklı coğrafyalar olumsuz etkileniyor. Enerji ve gübre kaynaklı gıda fiyatlarının yükselmesi sonucu yoksul Asya ve Afrika ülkelerinde açlık tehlikesinin baş göstermesi tehlikesi ortaya çıkıyor.
4) Savaşta ellerini ovuşturanlar ise silah ve fosil yakıt şirketleri. Her atılan füze, bomba, dron silah şirketlerine kar yazıyor. Savaşın ilk haftası biterken Trump; RTX (eski adı Raytheon), Lockheed Martin, Boing, Northrop Grumman, BAE Systems, L3 Harris Missile Solutions ve Honeywell Aerospace firmalarının CEO’larını adeta kutlama için Beyaz Saray’a davet etti. Tüm bu silah üreticileri biriken siparişleri karşılamak için hummalı bir faaliyet içindeler. ABD’nin 1 trilyonu aşan silahlanma harcamalarının savaş bahanesiyle 50 milyar daha artırılması için Kongre’den onay istenmesi gündemde. Bekleneceği üzere Exxon Mobil, Chevron ve irili ufaklı birçok petrol üreticisinin hisse senetleri tavan yapmış durumda. Zaten bu iki sektör önde gelenlerinin Trump 2.0 döneminin iktidar blokunun organik bileşenleri arasında yer aldığını biliyoruz.
5) Jeopolitik dengeler açısından bakıldığında ise küresel kapitalizm içerisinde oyunu kurallarına göre oynayan, askeri ve ekonomik gücünü şiddet kullanımına dökmeyen bir aktör olarak Çin’in prestiji yükseliyor. Günde 5 milyon varili aşan bir taleple Ortadoğu petrollerinin bir numaralı müşterisi olsa da, hem fosil yakıta dayalı enerji potansiyelinin sınırlılığı, hem de yavaşlayan büyümesine ivme kazandırma gayretiyle Pekin yenilenebilir enerjiye, güneş panelleri ve rüzgar türbinlerine büyük yatırım yaptı. Enerji ihtiyacının yarısını bu kaynaklardan karşılarken, ihracatta da yüksek gelir elde etmeye başladı. Petrol stoklarının da 1.2 – 1.3 milyar varil civarında seyrettiği tahmin ediliyor. 2025’te 1.2 trilyon doları bulan dış ticaret fazlası sayesinde, fiyatlar yüksek seyretse de küresel piyasalardan satın alabilecek mali gücü bulunuyor. Zaten büyük gemi filosu stratejik bazı limanları elinde tutması ona ikmal açısından avantaj sağlıyor. Rusya ise, bekleneceği üzere yüksek petrol ve doğal gaz fiyatlarından karlı çıktı. Enerji darboğazı oluşması üzerine, ABD’nin önce Hindistan’a sevkiyatına izin veren, sonra da genel kapsamda 30 gün süreyle yaptırımları gevşeten kararı hem ekonomik getirisi hem de meşruiyet kazanması açısından Putin’in yüzünü güldürdü. Yeni savaş koşullarında Ukrayna işgalinin uluslararası hukuka aykırılığı argümanı da zayıflamış oldu.
6) Gelelim son günlerde çok sözü edilen Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemine. Uzmanlara göre İstanbul Boğazı ve Danimarka Boğazı ile birlikte Hürmüz kapalı denizlere açılan, uzun yoldan dolaşarak alternatif rotası bulunmayan üç kilit noktadan birisi. Dünya ticaretinde ham petrolün %36’sı, LPG’nin %29’u, likit doğal gazın %19’u buradan geçiyor. Günde sadece Asya’ya yönelik 14.3 milyon varil petrol sevkiyatı gerçekleşiyor. En son, 1000 kargo gemisi beklemeye geçmiş, Trump’ın tüm cesaretlendirmelerine karşın İran’ın saldırı riskini ve bölgeye mayın döşediğine ilişkin haberleri göz önüne alarak yerlerinden kımıldamamaktaydı. Devrim Muhafızları’nın askeri kanadı, uzun yıllardır boğaz çevresinde büyük bir askeri tahkimat yapmış, adeta nihai bir hesaplaşmaya hazırlanmış beklemedeler.
7) Savaş sürecinde Uluslararası Enerji Ajansı’nın (UEA) ismi bir anda gündeme geldi. IMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşların etkisizleşmesinin konuşulduğu bir dönemde 32 üyeli bu kuruluşun öne çıkması ilginç sayılabilir. UEA 70’lerin petrol krizleri döneminde gelecek şokları hafifletmek için kurulmuştu. 11 Mart’ta kurum, toplam yedek rezervlerin üçte birine denk gelen 400 milyon varilin serbest bırakılacağını açıkladı. Bunun %2.9’u da üyeler arasında yer alan Türkiye’nin payına düştü. Konunun uzmanları, tüm Ortadoğu’yu saran savaşın uzaması halinde bu çabaların da fiyatları sakinleştirmek için yetersiz kalacağı düşüncesindeler. Zaten UEA yetkilileri tarihlerinin en büyük arz şokuyla karşı karşıya bulunduklarını ifade ediyorlar.
8) Enerji, gıda ve alüminyum fiyatları kaynaklı olarak küresel enflasyonun yükselmesi, bu durumda merkez bankalarının faizleri yükseltmesi halinde dünya ekonomisinin durgunluk içinde enflasyon, bir “stagflasyon” dönemine girebileceği senaryoları konuşuluyor. Bunun üzerine bir de enerji fiyatlarının sergilediği yüksek oynaklığın, zincirleme iflaslara yol açma, buradan küresel finansal sistemi krize sokma riski gündeme gelmeye başladı. Türev piyasalar diye adlandırılan, gelecek opsiyon ve swap ürünlere dayalı işlemler çoğunlukla kaldıraçlı, yani spekülasyon tutarının önemli kısmı borçlanarak yapılıyor. Özellikle hedge fonlar denilen spekülatif yatırımlar yapan kuruluşlar bu oyunun içerisinde ana aktörler olarak yer alıyor. Bir günde %10-20 arasında fiyat hareketleri sonucunda büyük zararlar yazılabiliyor ya da dudak uçuklatıcı karlar elde edilebiliyor. Ancak bir büyük finansal kuruluşun iflası halinde, iskambil kağıtları gibi art arda çöküşler yaşanması olasılığı üzerinde duruluyor. Henüz finansal piyasalarda başta Güney Kore borsasının çöküşü Asya piyasaları dışında korkulan tepki gözlemlenmedi. Ancak böyle bir senaryonun Trump’a fren yaptırabileceği konuşuluyor.
9) ABD-İsrail’in başlattığı İran savaşından en büyük darbeyi Körfez monarşileri yemiş bulunuyorlar. Çünkü özellikle Dubai ve Doha kendilerini küresel kapitalizmin güvenlik ve mutluluk saçan, parlak vahaları olarak sunuyorlardı. Coğrafi avantajları nedeniyle sadece Ortadoğu’ya değil, Avrupa ve Asya’ya da yakınlardı. Özellikle Doha düşük vergi avantajı, büyük bankaların konuşlandığı bir finans merkezi haline gelme niteliği, süper lüks rezidansları, en incelikli tadım uzmanlarına hitap etme iddiasındaki gastronomik çeşitliliği gibi özellikleriyle; servetlerin kazanıldığı, harcandığı ve depolandığı bir çekim merkezi olma iddialarıyla öne çıkmıştı. Daha geçen sene, Trump ve avenesiyle ayrımsız tüm Körfez ülkeleri trilyon dolarlık yatırım anlaşmaları imzalamıştı. Şimdi güven ve istikrar merkezi imajları tamamen zedeleniyor. Dubai havaalanı ve limanından Amazon’un veri merkezine, birçok tesis büyük zarar görmüş durumda. Yarın ateşkes ilan edilse bile bu yarayı onarmak kolay görünmüyor. Emlak fiyatlarındaki sert düşüşlerin finans sistemine olası yansımaları da ayrı bir tehlike oluşturuyor.
10) Savaş sırasında 3 kez Türkiye sahası ihlal edildi. İran’ın Ankara Büyükelçiliği füze fırlatma iddialarını reddediyor. Türkiye’nin bir NATO üyesi olması, savaşı genişletmek, özellikle çekimser kalan Avrupa ülkelerini işin içine katmak için bir provokasyon düzenlenmesi olasılığını akla getiriyor. İran’ın geçiş yapmak isteyen bir Türk gemisine izin vermesi, komşusuyla bir çatışmaya girmekten onların da kaçındığı izlenimini güçlendiriyor. Türkiye ekonomisi savaş nedeniyle üç ayrı kanaldan; birincisi enerji ithal maliyetlerinin yükselmesi ve turizm gelirlerinin büyük olasılıkla düşecek olması nedeniyle zaten sorun yaratmaya başlayan cari açık yoluyla, ikincisi yüksek enerji ve gıda fiyatlarından beslenen ve bir türlü önü alınamayan enflasyon kaynaklı olarak, üçüncüsü ise bu ortamda dövize yönelmeyi engellemek için indirilemeyen faizlerin büyümeye olumsuz yansımaları sonucu olumsuz etkilenecek. Geçim koşulları zaten kötü giden sade yurttaşımız, şimdi bir de düşen yaşam standardı, gerileyen satın alma gücü üzerinden savaşın faturasını ödeyecek.
