Tuz

Önce Ekmekler Bozuldu, sonra Su Çürüdü, özlemin eski tadı kalmadı, iklim değişti, İnsan Tükenmez dedikleri şey masal oldu, insan tükendi, “biz büyüdük ve kirlendi dünya”, sonunda da tuz koktu!

Belki bu paragraf yeter, yazacak başka bir şey yoktur, aslında okuyacak bir şey de yoktur! Yoktur, aynı zamanda çoktur yerine de söylenir: “Nesini söyleyim canım efendim?” dediği gibi Serdari’nin, “Arzuhal eylesem deftere sığmaz”.

Burjuva siyasetinin sınırlarına sıkışmış biçimde, seçenek diye önümüze getirilenlerin kavgasını izlememiz bekleniyor bizden. İzle ve oyunu ver! Sonrasına karışma! Sözcüklerin bile artık gizleyemediği, kazındığında aynı boyayla boyanmış olduğu ortaya çıkan, çözüm diye sunulan hiçbir şeye inancımız kalmış kalmamış, ne gam! Yine Serdari Babanın dizelerini yineleyerek “Benim bu gidişe aklım ermiyor/ fukara halini kimse sormuyor” şikayetinin de yararı yok!

Manipülasyon, Türkçesiyle yönlendirme diye bir strateji mi demeli buna, teknik mi, sanat mı yoksa yeni siyaset biçimi mi, her neyse, en çok kullanılan, ezberlediğimiz kavram, yeni Türkiye’yi bir kavramla dile getir denilse, bundan uygunu yok bence! Ekonomik, siyasal, hukuksal, toplumsal, kişisel her türlü şikayet, itiraz, dert ve sorun, karşımızda çoğu kez adını ilk duyduğumuz, daha önce var mıydı yoksa yeni mi, belki orada o anda kurulan kurum ve kuruluşlar tarafından, ‘manipüle ediliyor’, yönlendiriliyor, geçersiz hale getiriliveriyor! Her şey yolundaymış meğer, ülke her bakımdan uçuyormuş, istikbal göklerdeymiş, en büyük ekonomiler arasındaymışız, her ne kadar yurtta olmasa da dünyada barışı da biz getirecekmişiz! Kısacası iyiymişiz, bir şeyimiz yokmuş, ama biz bilmiyormuşuz! Anlatılınca anlıyoruz ki durumumuz şahanedir, bundan iyisi…

Hastaneye, acile gidip doktorun hiçbir şeyiniz yok demesi ve siz orada kıvranırken çekip gitmesine benzr bir şey bu! Dertlendiğiniz, sızlandığınız, karşı çıkıp kabul etmediğiniz şey ne olursa olsun, böyle bir sorun yokmuş gibi davranan yeni bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız! Yoksa biz de mi alıştık farkına varmadan?

İnkarcılık bulaşıcı bir hastalık gibi toplumu kuşatmış durumda. Kuşkusuz yaşam ak ile karadan oluşmuyor, arada başka renkler, tonlar var ama dün ak dediğine bugün kara diyen ve bundan şu kadar yüksünmeyen, daha doğrusu yüksünmesi gerektiğini hiç mi hiç düşünmeyen bir kitle, topluluk var!

Galiba utanç duygusunu yitirdik! Marx’ın “Utanç devrimci bir duygudur” sözünü anımsayan kim kaldı? Bunu vaktiyle okuyanlar ve bugün anımsayanlar azınlıkta diyelim, peki devrimci bir duygu olarak değil, yalnızca insani bir erdem, inançla ilgili bir zorunluluk, hatta doğal bir edim olarak bile kimsenin aklına gelmemesine ne demeli?

Utancın pek çok karşıt anlamı var, bunlardan ilk akla geleni yüzsüzlük. Eskiden manipülasyon kavramı yaşamımızı kirletmeden önce, böyle sıradan ama çok etkileyici tanımlar vardı. ‘Yüz yok ki’ derdik birileri için! Şimdi onu da kullanışlı bir şey olarak aldılar, yüzünü tersine çevirip kullanıyorlar! Nerde mi? İstedikleri her yerde! Özellikle de edep, adap, saygı, konuşma dersi verirken, ahlak üzerine ahkam keserken, hırsızlık, soygun, çökme ve benzeri eylemlerle başkalarını suçlarken! Düşünün laiklik bile suç oldu, laikliği savunan başka bir şeye hakaret etmiş sayılıyor, yargılanıyor, ceza alıyor!

Devrimciler ahlak bekçisi değildir, kimsenin de ahlak savunucusu değildir. Büyük harflerle konuşmanın gereği de yok alemi de, burjuva siyasetini oluşturan yapılar birbirlerine benzer, insan yapıları da benzerdir, birinin sağda birinin solda görünmesi de kimseyi aldatmasın! Biz haksızlığa, ayrımcılığa, adaletsizliğe karşı çıkarız ama hiçbir koşulda yoldaş olmayacağımız, ahlakına kefil olmayacağımız insanları, kuruluşları da savunmayız, savunamayız!

Utanç herkese gereken bir duygu, belki de zekasıyla, düşüncesiyle diğer canlılardan ayrıldığını söylediğimiz insanı insan eden duygu. Bugün, gül hicabından kızarıyorsa, tuz da utancından kokuyordur! Peki biz?


© Birgün