Erdoğan'ın 24 yıllık spor mühendisliği

Spor hiçbir zaman siyasetten uzak bir alan olmadı ancak AKP iktidarıyla birlikte Türkiye'de spor, özellikle de futbol, ilk kez bu kadar merkezi, sistematik ve süreklilik arz eden bir siyasal kontrol mekanizmasının parçası haline geldi.

Son 24 yıl, yalnızca stadyumların değil: Kulüp bilançolarının, federasyon talimatlarının ve spor kamuoyunun da yeniden dizayn edildiği bir dönem oldu.

Bu dönemi anlamak için başarı-başarısızlık ikiliğine takılmak yanıltıcı olur. Asıl mesele, sporun bir rekabet alanı olmaktan çıkıp iktidarın kriz yönetimi ve rıza üretimi araçlarından biri hâline gelmesi.

Bu dönüşüm ne bir gecede yaşandı ne de tek bir kararnameyle gerçekleşti. Aksine, adım adım örülen bir bağımlılık düzeni kuruldu. Düzenin ilk ve en önemli ayağı kulüplerdi.

BORÇLA TERBİYE EDİLEN KULÜPLER

AKP’nin ilk yıllarında kulüplerle kurulan ilişki görece mesafeliydi. Ancak zaman içinde özellikle büyük kulüplerin artan mali iştahı, iktidar için önemli bir fırsata dönüştü. Stadyum projeleri, arazi tahsisleri, kamu bankaları üzerinden açılan krediler ve defalarca yinelenen vergi-SGK yapılandırmalarıyla kulüpler finansal olarak devletin insafına bırakıldı.

Bu noktadan sonra kulüpler için temel soru 'nasıl iyi yönetiliriz'den, 'kiminle iyi geçiniriz'e evrildi. Borçlanan kulüp bağımlı hale geldi, bağımlı kulüp itiraz edemez oldu. Federasyon kararlarına, hakem uygulamalarına, yayın gelirlerindeki adaletsizliklere karşı ses çıkaramayan birçok kulüp profili ortaya çıktı.

Düzen, kulüplerin yönetim kültürünü de kökten değiştirdi. Kulüp başkanlığı giderek sportif bir sorumluluk olmaktan çıkıp siyasal denge gözetme görevine dönüştü. Yanlış zamanda atılan bir tweet, yanlış kurulan bir cümle, kulübün kaderini etkileyebilecek bir risk haline geldi.

BETONLA KURULAN BAĞ: 'MODERN STAT'IN BEDELİ

Bu bağımlılık düzeninin en görünür ama en az tartışılan ayağı ise 'modern stadyum' politikası oldu. AKP iktidarı boyunca ülkenin dört bir yanında inşa edilen yeni stadyumlar, kamuoyuna sporun çağ atladığının kanıtı olarak sunuldu. Oysa bu yapılar, özellikle Anadolu’daki ve alt liglerdeki kulüpler için çoğu zaman astarı yüzünden pahalıya gelen bir yük hâline dönüştü.

Kent merkezlerinden kopuk, ulaşımı zor, yüksek bakım ve işletme maliyetlerine sahip bu stadyumlar, tribün kültürünü canlandırmak bir yana, zaten sınırlı gelire sahip kulüplerin bütçesini daha da kırılgan hale getirdi.

Alt liglerde mücadele eden birçok takım, dolduramadığı 15-20 bin kişilik statlarda maç yaparken güvenlik, personel, elektrik ve bakım giderleriyle baş edemez duruma geldi. Küçük ama yaşayan statların yerini alan bu dev beton yapılar, kulüpler için yeni gelir kapıları değil, sürekli açık kalan birer borç hanesi yarattı.

Üstelik bu stadyumların büyük bölümü kulüplerin mülkiyetinde bile değil. Kullanım hakkı çoğu zaman Gençlik ve Spor Bakanlığı’na ya da ilgili kamu kurumlarına ait. Bu durum, kulüpleri sadece mali açıdan değil, idari olarak da merkeze bağımlı hale getirdi.

Maç saatinden konser iznine, reklam panolarından loca kullanımına kadar pek çok başlıkta kulüpler karar veremez, yalnızca talepte bulunur konuma itildi. Modern stat söylemi, alt ligler için bir kalkınma hamlesi değil, kulüplerin yerel bağlarını koparan, hareket alanlarını daraltan ve onları daha fazla devlet desteğine muhtaç bırakan bir mekanizma olarak işledi.

AYAKTA KALANLAR VE SİLİNENLER

Bu sistemde herkes aynı muameleyi görmedi. İktidarla uyumlu bir çizgide kalan, merkezi otoriteyle ters düşmeyen kulüpler için kapılar çoğu zaman açık kaldı. Borçlar yapılandırıldı, projeler hızlandırıldı, krizler bir telefonla çözüldü.

Ancak bu uyumun dışında kalan ya da siyasal olarak 'önemsiz' görülen kulüpler için tablo çok daha sertti.

Bir dönem Türkiye futbolunun sembollerinden biri olan Bursaspor, 2010’daki şampiyonluğun ardından hızla yalnızlaştı. Mali kriz derinleşirken, ne stadyum ne de borç yükü için kalıcı bir çözüm üretildi. Kulüp, birkaç yıl içinde Süper Lig’den alt liglerin karanlığına sürüklendi.

Benzer bir kaderi Eskişehirspor yaşadı. Tribün kültürüyle bilinen Eskişehirspor., borç ve transfer yasakları sarmalında göz göre göre eridi. Yerel destekler yetersiz kaldı, merkezden gelen el uzanmadı.

Ve belki de en çarpıcı örnek: Gaziantepspor. Yıllarca Süper Lig’de mücadele eden kulüp, borçlarını çeviremez hale geldiğinde sistemin dışına itildi. Ne yapılandırma ne de kurtarma senaryosu devreye girdi. Anadolu'nun köklü kulübü böylece futbol haritasından silindi.

ÖZERKLİĞİN İÇİNİN BOŞALTILMASI

Kulüpler bu şekilde bağımlı hâle getirilirken federasyonlar da dönüşüme zorlandı. Kâğıt üzerinde özerk olan federasyonlar, pratikte Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın ve iktidar blokunun çizdiği sınırlar içinde hareket eder oldu.

Özellikle Türkiye Futbol Federasyonu, bu sürecin en görünür sahnesi haline geldi. Başkan seçimlerinden disiplin kurullarına, talimat değişikliklerinden yayın gelirlerine kadar pek çok alanda siyasal iklim belirleyici oldu. Kurallar vardı ancak herkese eşit uygulanmıyordu.

Bu yapının merkezinde ise sporu hiçbir zaman 'yalnız bırakmayan' bir siyasi figür duruyor: Recep Tayyip Erdoğan. Açılışlar, kupa törenleri, milli takım başarıları ve zaman zaman transfer süreçlerine kadar uzanan müdahaleler... Hepsi Erdoğan’ın sporu bilinçli biçimde siyasal anlatısının parçası haline getirdiğini gösteriyor.

Kulüp yöneticilerinin açık teşekkür mesajları, “Sayın Cumhurbaşkanımızın destekleriyle” başlayan açıklamalar, bu müdahalelerin artık olağan kabul edildiğinin kanıtı. Bir cumhurbaşkanının transfer pazarlığında devreye girmesi ya da federasyon krizlerinde perde arkasında çözüm üretmesi yadırganmıyor.

24 yılın sonunda Türkiye sporunun bilançosu ağır. Borç batağında kulüpler, siyasal gölgede federasyonlar, güvencesiz sporcular ve susturulmuş tribünler…

Spor hâlâ seviliyor ama artık çok daha pahalı, çok daha bağımlı ve daha kırılgan. Tarihin defalarca gösterdiği gibi: Siyasetin araçsallaştığı ve onun gölgesinde kazanılan kupalar tatlı gelebilir, gölge çekildiğinde ise geriye çıplak bir enkaz kalır.


© Birgün