ABD sağında İsrail çatlağı |
Trump, İran savaşına İsrail Başbakanı Netanyahu tarafından mı sürüklendi?
Bu soruyu ABD ve İsrail’in Ortadoğu’da dengeleri sarsan, nice canlar yakan işbirliğine eleştirel yaklaşanların sorması sürpriz değil. Dikkat çekici olan, bu sorunun geleneksel olarak İsrail destekçisi olan Amerikan sağının simge bazı isimleri tarafından dillendirilmesi.
ABD’deki güçlü İsrail lobisine karşı bayrak açan isimler arasında bir zamanlar Trump’ın MAGA (Amerika’yı yeniden büyük yap) hareketinin önde gelen savunucuları, ekran yüzleri, ana akım medyanın dışında YouTube ve podcast yayınlarıyla alternatif bir yeni “sağ ana akım” kuranlar var. Kurumsal güçleri sınırlı olsa da muhafazakâr seçmen üzerindeki etkileri hafife alınacak gibi değil.
ANA AKIMIN DIŞINDA YENİ BİR SAĞ
Bu çevrelerin temel itirazı, Trump’ın Ortadoğu dahil savaşlardan uzak durma ve ABD’yi kendi sorunlarını çözmüş bir süper güce dönüştürme vaadini yerine getirmemesi.
Bu isimlerin başında, Fox News’te yıldızı parlayan ve 2023’te kanaldan ayrılan Tucker Carlson geliyor. Sunduğu podcast 2024 yılının en popüler yapımı seçildi. YouTube’da yaklaşık 5,5 milyon takipçisi var. ABD’yi İran’la savaşa İsrail’in sürüklediğini iddia ettiği zehir zemberek bir açıklamayla Trump yönetimindeki görevinden istifa eden Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent’i ağırladığı bölüm milyonlarca kez izlendi.
Eleştirel kanada kayanlar arasında bir zamanlar Trump siyasetinin vitrinindeki isimlerden olan popülist sağ siyasetçi Marjorie Taylor Greene ve Trump'ın 2016 seçim kampanyasının baş stratejisti, ilk dönem danışmanı olan, eskiden kendini “gururlu bir Hristiyan Siyonist” olarak tanımlayan Steve Bannon gibi politikacılar da var. Bu gruptaki bir diğer dikkat çeken isim ise yer yer komplo teorileriyle gündeme gelen ve milyonlarca takipçisi bulunan muhafazakâr siyaset yorumcusu Candace Owens.
ABD’deki İsrail lobisini, İsrail’in Gazze’de yaptıklarını, Trump yönetiminde ve senatodaki isimlerin İsrail yanlısı tutumlarını bazen öyle kıyasıya ve sert ifadelerle eleştiriyorlar ki, ana akım siyasette solu temsil eden senatör Bernie Sanders ve temsilciler meclisi ütesi Alexandria Ocasi-Cortez’in eleştirileri bile zaman zaman daha temkinli kalıyor.
Aşırı sağcı ve popülist milliyetçi söyleme sahip bu yorumcular ana akım medyadaki figürlerin eksik bıraktığı sorgulamaları yaptıkça popülaritelerini artırdılar. Seslerini sosyal medya platformlarından duyurdukları için de geleneksel medyadaki İsrail yanlısı filtrelere ve eşik bekçisi editörlerin sınırlamalarına tâbi olmadılar. Reytingden beslenen ve sansasyonel içerikleri ödüllendiren platform ekonomisine yaslanarak takipçi kitlelerini genişlettiler. Kısacası oyunu “kurulu düzenin” kontrolünün dışına taşıdılar.
“KURULU DÜZEN” VE İSRAİL LOBİSİ
Chicago Üniversitesi’nden John Mearsheimer ve Harvard’dan Stephen Walt, 2006 yılında “İsrail lobisi ve ABD dış politikası” adlı dikkat çekici bir makale kaleme almışlardı (daha sonra aynı isimle bir kitap da yayımladılar). İki isim komplo teorilerinde aktarıldığı gibi hiyerarşik, merkezi bir yapılanması olan gizli saklı bir organizasyondan bahsetmiyorlardı. “Kurumlar ve bireyler tarafından oluşturulan, esnek, İsrail faydası için çalışan bir koalisyon” olarak nitelendirdikleri bu yapıya “İsrail lobisi” dediler. Lobi sadece Yahudi kökenlilerden oluşmuyordu (ABD’deki her Yahudinin de otomatik olarak İsrail’i öncelediğini söylemek mümkün değil. Son dönemde İsrail’in politikalarına yönelik protestolara örgütlü ve bireysel olarak çok sayıda Yahudi de katıldı).
Bu grubun içinde ABD’li Yahudilerin yanı sıra, Hristiyan Evanjelistler, Hristiyan Siyonistler ve yeni muhafazakâr ideolojiyi benimseyen göreli daha ılımlı unsurlar da vardı. Başta “Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi” (AIPAC) olmak üzere etkili lobi örgütleri, siyaset ve gündelik tartışmalarda egemen söylemin belirleyicisi olan düşünce kuruluşları, medya ve üniversite kampüslerini izleyen (ve kampanyalarla gerektiğinde tepki gösteren) kuruluşlar üzerinden inşa edilen geniş bir koalisyonu anlatıyorlardı.
Peki İsrail lobisini diğer benzer çıkar ve baskı gruplarına göre bu denli güçlü kılan neydi?
Mearshimer ve Walt bunun için birkaç farklı neden sıralıyordu: Öncelikle nüfusun önemli kısmının genellikle bir görüşü ya da koşullanmasının bulunmadığı konularda (örneğin Ortadoğu politikası) odaklı ve sistemli çalışmak lobinin gücünü artırıyordu. ABD’li siyasetçiler İsrail’e destek verirlerse oy kaybetmeyecekleri düşüncesiyle lobi desteğinden mahrum kalmak istemiyordu. Ayrıca nüfusun küçük bir bölümü olsa da Yahudi seçmenlerin sandığa gitme ve kampanyalara destek sağlama oranı yüksekti.
Lobinin en güçlü bileşeni AIPAC, İsrail’e destek veren politikacılara bağış kesesinin ağzını açarken, İsrail’i eleştiren siyasetçiler ise karşısındaki adaylar desteklenerek “cezalandırılıyordu”. Lobinin bir diğer güçlü olduğu alan da ABD Kongresi'nde siyasetçilere danışmanlık yapan, konuşmalarını hazırlayan ve yasa tasarılarına şekil veren kongredeki çalışan kadroları üzerindeki etkisiydi. Böylece bir konu henüz kamuoyu önüne gelmeden hazırlık aşamasında söylem ve yaklaşım belirlenmiş oluyordu.
Mearshimer ve Walt’a göre Medya ve akademide de benzer baskı mekanizmaları işliyordu. Eleştirel yayınlar protesto ediliyor, Filistinlilerin haklarını gündeme getiren Edward Said gibi akademisyenler bile hedef gösteriliyordu. En güçlü araç ise “anti-semitizm” suçlamasıydı. İsrail politikalarını eleştirenler çoğu zaman Yahudi düşmanı damgayla itibarsızlaştırılıyordu. Kongre üyeleri ve çalışanlarının dünyada en çok ziyaret ettiği ülke de İsrail. Politico’daki bir habere göre 2012-2024 yılları arasında binden fazla İsrail ziyareti gerçekleştirildi. Bunların %75’i ABD’deki İsrail yanlısı kuruluşlarca finanse edildi. Kısacası, ödül, cezalandırma ve halkla ilişkiler kampanyalarındaki gücü bu lobiyi üstün ve etkili kıldı.
KUŞAKLAR ARASI DEĞİŞEN ALGI
ABD’de İsrail politikalarının muhafazakâr kanatta sorgulanmaya başlanmasının tek nedeni geleneksel söylem alanına alternatif kanalların açılması değil. Holokost hafızasıyla şekillenen kuşağın ardından gelen gençler, İsrail’e yönelik koşulsuz desteği daha fazla sorguluyor.
Şubat ayı sonunda paylaşılan bir Gallup anketine göre Amerikalıların %41’i Filistinlileri daha haklı bulduğunu belirtirken %36’sı İsrail’i destekliyor. 25 yıl içinde ilk kez denge Filistinliler lehine değişmiş durumda. Elbette burada son üç yılda Gazze’de yaşananların payı büyük ve Demokrat Parti tabanında buna tepki daha fazla. Ancak muhafazakâr kanatta da İsrail’e destek 10 puan düştü. Genel nüfus içinde 18-34 yaş arası gençlerde Filistinlileri haklı gördüğünü belirtenlerin oranı ise %53 olarak ölçülüyor.
Geçtiğimiz günlerde düzenlenen Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nda da sağ siyasetteki çatlak görünür oldu. Reuters’ın haberine göre, Amerika’nın en önemli siyasi platformlarından biri olan ve Cumhuriyetçi Parti’nin nabzını ölçme olanağı veren bu etkinlikte de, İsrail’e destek konusunda önemli ayrışma yaşandı. Evanjelist taban geleneksel olarak İsrail’i “tanrının seçilmiş halkı” olarak desteklerken genç kuşakta İran’la savaşa tepki üzerinden “önce Amerika” söylemi karşılık buldu.
Mevcut tabloyu ABD-İsrail ilişkilerini kökten etkileyecek büyük bir değişim olarak nitelendirmek için erken. Ancak kurulu düzene tepki olarak yükselen MAGA hareketinin kendi tabanında dış politika üzerinden eleştiriye açıldığı bir gerçek. Yaklaşan kongre seçimleri öncesi küçük farkların dahi sandalye dağılımında kritik etkiler yaratabileceği göz önüne alınınca belki sayıca az ancak etki gücü yüksek seslerin önemi daha da artıyor.
İran’ı bir varoluş tehdidi olarak gören Netanyahu’nun 30 yıllık rüyası gerçek olmuş ve ABD ile birlikte ortak düşmana karşı savaşa girişilmiş olabilir. Ancak savaş uzadıkça ve bedeller ağırlaştıkça bu rüya ABD’de başta Trump, başka siyasetçilerin kâbusu olacak mı, bunu zaman gösterecek.