menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yılmaz Özdil neden ofsaytta kaldı?

200 0
yesterday

1 Aralık 2025’te Sözcü TV Medya Grubu’nun başına getirilen Yılmaz Özdil, 6 Nisan günü görevinden ayrıldı. Yalnızca 4 ay görev yapabilen Özdil, Sözcü gazetesindeki yazarlık serüvenine de son verdi. Bu, Özdil’in Sözcü’den ilk ayrılışı değil. Mart 2023’te Sözcü TV yayın hayatına başladıktan çok kısa bir süre sonra da -Akşener’in Altılı Masa’dan kalkıp tekrar oturduğu günlerde- Özdil, görevinden ayrılma kararı almıştı. Yani Sözcü’de Özdil dönemi iki defa başladı, iki defa bitti ve bunlara hep siyasi tartışmalar neden oldu.

Özdil, CHP’li olduğunu söyleyen bir yorumcu. Kendisini “Doğma büyüme CHP’li” olarak tanımlıyor. Uzun yıllardır da CHP’ye ilişkin yazılar kaleme alıyor. Siyasi perspektifi ve görüşleri, Atatürkçülüğün sağ yorumlarından ilham alıyor. Aman aman teorik, entelektüel bir yanı olduğunu söylemek güç. Dili, üslubu ve resmi ideolojiye angaje görüşleriyle her zaman tartışma konusu olan Özdil, kariyeri boyunca hayata kendisine yakın bakan kesimlerin beğenisini kazanmayı başardı. Bununla birlikte azımsanmayacak bir kesimin de haklı olarak tepkisini çekti. Özdil’in, Sözcü’den ayrılığına yol açan son gerilimde ise açık şekilde ofsaytta kaldığını söylemek yanlış olmaz. Özdil, artık muhalif kamuoyunun genelinin sahiplenmediği bir yazar/yorumcu konumunda. Peki buna ne sebep oldu?

Yılmaz Özdil’in Özgür Özel ve CHP yönetimiyle kavgalı olduğu herkesin malumu. Önceki gün yaşanan ayrılığın sebebinin bu gerilim olduğunu da bilmeyen yok. Ancak buraya bir not düşmek lazım. Özdil, aldığı siyasi pozisyon nedeniyle bedel ödeyen bir gazeteci değil. Patronu onu bu yüzden görevden almadı. Özdil, izlediği yayın politikasının Sözcü TV’nin prestijini ve buna bağlı olarak reyting oranlarını düşürmesi sonucu, yani bir “başarısızlık” sebebiyle kanalı bırakmak zorunda kaldı. Burada sorgulanması gereken de bu başarısızlığın, mevcut siyasi atmosferde gazeteciliğin rolüne ve gazetecilikten beklenene dair ne söylediği olmalı.

Özgür Özel ile Yılmaz Özdil arasındaki atışma, Özel’in CHP’de genel başkanlık koltuğuna oturmasıyla gün yüzüne çıktı. Muhtemelen evveliyatı da vardı. 2024 yerel seçimlerinin ardından CHP ile AKP arasında başlayan “normalleşme-yumuşama” tartışmalarında Özel, Özdil’in kendisine yönelik eleştirilerine 2007 tarihli “Bidon Kafa” yazısını hatırlatarak yanıt vermişti. Özel, partinin 47 yıl sonra birinci parti olmasının sebebinin, Özdil gibilerin halkı aşağılayan zihniyetinden uzaklaşmak olduğunu dile getirmişti. “Seçmene kafa tutan bir yaklaşımı reddediyorum” diyen Özel, Özdil’in kutuplaşma olmasa yaşayamayacağını ifade etmişti. Özdil de “Bidon Kafa” yazısını AKP seçmenine yazmadığını, bunun bir iftira olduğunu ve bu iftirayı “Özel’e yedireceğini” söylemişti. (Oraya uzun uzun girmeye gerek yok ama 19 yıl önce yayınlanan söz konusu yazının AKP’ye oy veren yoksul seçmeni kibirli ve alaycı ifadelerle eleştirdiği açık).

Gerilim bununla sınırlı kalmayarak günümüze kadar devam etti. Özdil, “Özgür Özel’in CHP tarihinin en çapsız genel başkanı olduğunu” ve “bu koltuğa yakışmadığını” söyledi. Özel’in AKP medyası tarafından parlatıldığını, CHP yerine AKP’nin çıkarlarına hizmet ettiğini öne sürdü. Yetmedi, “Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'nden aldığım yetkiye dayanarak söylüyorum; Atatürk'ün partisini Cumhuriyet Ak Partisi yapmana izin vermeyeceğiz Özgür Özel” diye seslendi. CHP liderinin, Sırrı Süreyya Önder’in cenaze töreninin yapıldığı AKM önünde saldırıya uğraması bile Özdil tarafından alay konusu yapıldı. Özdil, Özel için “CHP Genel Başkanı armut gibi geziyor” dedi.

Sadece Özel’in şahsına yönelik değildi Özdil’in söyledikleri… CHP’nin İmamoğlu’nun tutuklandığı 19 Mart süreci sonrası izlediği siyaset stratejisine de muhalifti. Partinin sokağa çıkıp eylem yapmasının yanlış olduğunu, bunun yerine Kılıçdaroğlu ekibiyle barışması gerektiğini söyledi. Daha da ötesi, CHP’ye yönelik yargı baskısını iktidarın söylemine benzer bir mantıkla ele aldı. Hem Kurultay’a ve İstanbul İl Kongresi’ne açılan davaları hem de belediyeleri hedef alan operasyonları, “şikayetçilerin tamamının CHP’li olmasıyla” açıkladı. Ona göre Özel’in görevi bu kişilerle barışmak, kucaklaşmaktı. Bu doğrudan iktidarın propaganda anlayışıyla uzlaşmak demekti. Rejimin yarım asır sonra birinci parti olan CHP’yi felç etme girişimini, aleni hukuksuzluğa değil, “içerideki huzursuzluğa” bağlıyordu.

Yılmaz Özdil kısaca şunu yapmaya çalıştı. Kendince medyada bir boşluk gördü ve bunu kullanmak istedi. Medyanın bir bölümü iktidarın kontrolündeyken, kalan kısmını da “CHP’nin medyası” olarak damgaladı. Burada iktidarın kendisine konfor alanı sağlayacağı hesabını da yaparak “bağımsız gazetecilik” olarak isimlendirdiği yeni bir kulvara yöneldi. “Medyayı normalleştirmeyi” hedefledi. Bir yandan iktidarı “lisan-ı münasiple” eleştirecek, bazı meselelerde ise, örneğin Akın Gürlek’in tapu konusunda, ters köşe yapıp iktidar lehine konuşacak diğer yandan ise iktidara gösterdiği nezaketin çeyreğini bile göstermediği muhalefete, Özel’e ve CHP’ye demediğini bırakmayacaktı. Bunun adı da “bağımsız gazetecilik” ve “medyayı normalleştirmek” olacaktı.

Özdil’in bilmediği ve anlamadığı şu oldu: Artık eski devirler kapandı. Türkiye’de klasik bir iktidar-muhalefet dengesi kalmadı. Ortada rejimi dönüştüren bir iktidar, yargısından emniyetine ona bağlı bir devlet aygıtı ve tüm bunların karşısında da demokrasi için mücadele eden halk kesimleri var. Siyasi tabloda bir güç asimetrisi geçerli. Muhalefet seçimle aldığını operasyonlarla kaybediyor. Muhalefetin cumhurbaşkanı adayı ve seçilmiş belediye başkanları tutuklu. Medya alanı da büyük oranda iktidarın kontrolünde. Diz çökmeyen gazetecilere ağır bir baskı ve saldırı var. Gazeteciler tutuklanarak cezaevine gönderiliyor. İşte bu böyle bir ülkede bağımsız gazetecilik zaten yıllardır varıyla yoğuyla direniyor. Bağımsız gazetecilik iki taraf arasında dengede durma ve tarafsız kalma oyunu oynamadan, demokrasi ve özgürlük mücadelesi veren halkın yanında saf tutuyor. Halk da gazetecilikten her şeyin ötesinde erdemli ve onurlu bir duruş bekliyor. İşte Yılmaz Özdil, bunu kavrayamadığı, kendince ayakları yere basmayan bir “bağımsız gazetecilik” icat etmeye çalıştığı ve muhalefeti eleştirme konforunun cazibesine kapıldığı için kaybetti.

Özdil’in tek sorunu ortamı doğru okuyamaması değildi tabii ki… Bir de etik ve fikri tutarsızlıklara imza attı. Bir yandan Sedat Peker’e övgü yağdırıp onun suç dolu sicilini ve “Oluk oluk kan akıtacağız” tehditlerini temize çekmeye çalıştı, diğer yandan iktidarın ağır saldırısı altındaki anamuhalefet partisi liderine hakaret üstüne hakaret ederek yumruklu saldırıya uğradığı gün bile ona “armut gibi geziyor” deme gafletine düştü. Hem göreve gelir gelmez ilk iş olarak tüm zorluklara rağmen mesleğini yapmaya çalışan 15 gazeteciyi işten çıkardı hem de hesapları tutmayınca “bağımsız gazeteciliğin bedelini ödüyorum” diye feveran etmeye başladı. Böyle şaibeli bir gazetecilik anlayışına kim, neden saygı duysun?

Özetle Yılmaz Özdil’in “bağımsız gazetecilik” dediği şey, aslında ülkenin siyasi gerçekliğiyle bağını koparmış bir gazetecilik faaliyetiydi. Gazeteci eleştirel olur, yeri geldiğinde muhalefeti de eleştirir. Biz de BirGün’ün sayfalarında bunu dilimiz döndüğünce yapıyoruz. “Normalleşme-yumuşama” günlerinde yazdığımız arşivlerde duruyor. Ancak iktidarla muhalefeti eşitleyen, aradaki güç asimetrisini ve hukuksuzluğu görmeyen, “normal zamanların anaakım gazeteciliğini” yapmak son tahlilde iktidara hizmet etmeye denk düşer. Demokrasi ve basın özgürlüğü varlık-yokluk mücadelesi verirken, gazetecilikte böyle yönsüz bir duruşu artık kimse kabul etmiyor.


© Birgün