Mesele ne CHP ne de İmamoğlu
CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ve kendisi gibi seçilmiş belediye başkanları Resul Emrah Şahan, Mehmet Murat Çalık ile birlikte çok sayıda İBB bürokratının tutuklu yargılandığı 402 sanıklı tarihi İBB davası dün başladı. Erdoğan “birbirlerinin yüzlerine bakamayacaklar” demişti ama İmamoğlu ve arkadaşları salona alkış tufanıyla girdi. Bakışlarda utanç yerine gurur vardı. Normal bir dava olmadığı için duruşma gerilimli geçti. Salondan dışarı yansıyanlar, 1 yıldır cezaevinde davanın başlayacağı günü bekleyen İmamoğlu için “masumiyet karinesi” ilkesinin geçerli olmadığını gösterdi. Savunmanın hakları kısıtlanırken duruşmayı izlemek için salona gelenler de dışarı çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Bu şartlarda İmamoğlu’nun avukatları haklı olarak reddi hâkim talebinde bulundu.
Davanın siyasi açıdan ne anlama geldiğini değerlendirmeden önce İmamoğlu’nun kim olduğunu bir kez daha hatırlamak gerek. Çünkü her şeyin cevabı bu kısa siyasi biyografide saklı. İmamoğlu, Türkiye’de Erdoğan karşısındaki en iddialı muhalif siyasetçi. 2014’te AKP’nin adayının önünde Beylikdüzü Belediye Başkanı seçildi. 2019’da iki kez olmak üzere AKP’nin adaylarını İBB seçimlerinde üç kez mağlup etme başarısı gösterdi. CHP’nin 2023 seçimlerinin ardından gerçekleştirdiği değişim kurultayının Özgür Özel’le birlikte belirleyici aktörlerinden biri oldu. 2024 yerel seçimlerinde AKP kurulduğu günden bu yana ilk kez ikinci parti konumuna düşerken, 47 yıl sonra seçim zaferi yaşayan CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak belirlendi. Hem de 15 milyonu aşkın yurttaşın iradesiyle… Yapılan birçok anket, İmamoğlu’nun oy potansiyelinin Erdoğan’ınkinden fazla olduğunu ortaya koydu. İşte önce üniversite diploması iptal edilen, sabahına evi yüzlerce polisle basılan, 1 yıldır cezaevinde tutulan, hakkında sayısız dava yürütülen, sosyal medya hesapları birbiri ardına engellenen ve dün İBB davası kapsamında “suç örgütü lideri” olarak hâkim karşısında çıkarılan “sanık kişi” böyle biri.
İmamoğlu’nun tutuklandığı 19 Mart operasyonunun başından bu yana iktidar, davanın siyasi olduğu eleştirilerine karşı şu savunmayı yaptı: “Bu soruşturmanın tüm tarafları CHP’li. Şikâyet edenler de edilenler de CHP mensubu. Yargı üzerine düşeni yapıyor. AK Parti bu işin hiçbir tarafında yok.” Uzun süre başta Erdoğan olmak üzere bunu propaganda ettiler. Dosyanın hukuki saiklerle yürütüldüğü, yargılamanın da hukuk çerçevesinde yapılacağı yönünde algı yaratmaya çalıştılar. Fakat hazırladığı İBB iddianamesini 11 Kasım 2025’te kamuoyuyla paylaşan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek, sadece 92 gün sonra Erdoğan tarafından Adalet Bakanı olarak atandı. Yani soruşturmayı yönetip iddianameyi hazırlayan yargı mensubu, bu iddianameyle görülecek dava başlamadan 26 gün önce Adalet Bakanlığı’nın başına getirildi. Bakan olduktan sonra da sık sık AKP teşkilatlarının etkinliklerine katıldı ve buralarda siyasi mesajlar verdi. Son katıldığı etkinlikte iktidar blokunun muhalif çoğunluğu dışarıda bırakan “iç cephe” siyasetini övdü. Sadece bu olay örgüsü bile “AKP bu işin neresinde?” sorusunun yanıtını da netleştirdi: Tam göbeğinde!
İktidarın 19 Mart sürecini de içeren muhalefeti dizginleme planı, çok katmanlı hamle ve hedeflerden oluşuyor. Planın en bariz hedefi Erdoğan’ın karşısına rakip olarak İmamoğlu’nun çıkmasını engellemek. Ancak İmamoğlu’nu siyasi rekabetin dışına itmek, iktidarın devamlılık sorununu tamamen ortadan kaldırmıyor. Çünkü ülke sosyal, ekonomik ve psikolojik olarak bir çöküşün içinde. Yığınla sorun ve tahribat var. 23 yıllık AKP iktidarı, geniş halk kesimleri açısından Türkiye’yi geçim savaşının doruğa çıktığı bir ülkeye dönüştürdü. Milyonlar borç ve faiz batağında kafasını suyun üzerinde tutmaya çalışıyor. Yoksulluk, geleceksizlik almış başını gitmiş, yakın gelecekten de umut kesilmiş. Gençler işsizleşirken, çalışanların çoğu düşük ücretlerle yaşamaya mahkûm edilmiş. İşte bu ortamda sadece muhalefet adayını demir parmaklıkların ardına atmak yetmiyor; iktidar genel olarak muhalefeti parçalaması gerektiğini biliyor. Muhalefet hattındaki bütünlüğü bozarak Erdoğan karşıtlığı ve değişim talebini sandıkta sonuç üretmeyecek bir hale getirmek istiyor. Bunun için de CHP’yi karıştırmaya, hem parti tabanında kayda değer bir karşılığı olmayan muhalifler hem de çıkmasını ümit ettiği “adaylık rekabeti” üzerinden Özel’in liderliğini sarsmaya çalışıyor. Bir yandan da tepede “mutlak butlan” tehdidi sallanıyor. Muhalefeti parçalama stratejisinin bir ayağı olarak diğer taraftan da malum “süreç” işletilerek ittifaklar denklemi yukarıdan değiştiriliyor.
İBB davası dahil, CHP’ye yönelik hiçbir “yargısal” süreç iktidarın siyasi hedeflerinden bağımsız ele alınamaz. Son seçimi kazandıktan ve ülkenin en fazla oy alan siyasi partisi pozisyonuna geldikten sonra CHP üzerindeki baskının yoğunlaşmasını “tesadüf” olarak görmek akla ve mantığa sığmaz. Tam da bu nedenle mesele ne CHP ne de İmamoğlu meselesidir. Türkiye’de demokratik düzen, iktidar gücünün seçim yoluyla devredilip devredilmeyeceği sorusunun sorulduğu bir noktaya geldi. Ülke, demokrasi yolculuğunda keskin bir viraja doğru ilerlerken yaşananları isimler ve aktörler üzerinden tartışarak ya da ince ayrıntılarla kişiselleştirerek değil, tarihsel açıdan anlamak ve konuşmak gerekiyor. Açık ve net: Demokrasinin kurtarılabilmesi, yoksulluğun sona erdirilmesi ve adaletin herkese güven veren bir şekilde tesis edilebilmesi için önce bu iktidar yenilmelidir. Bunun dışındaki her şey teferruattır.
