Güvenilmezlik ve hukuksuzluk girdabında TÜİK garabeti!
TÜİK’in 3 Nisan 2026’da açıkladığı yüzde 1,94’lük mart ayı TÜFE oranı büyük tepki yarattı. Resmî enflasyon oranları ile hayat pahalılığı arasındaki büyük fark, uzun süredir var olan TÜİK’e yönelik güven krizini daha da derinleştirdi. Enflasyonun düşük açıklanmasının, ücret artışları, asgari ücret, emekli aylıkları ve sosyal transferler üzerindeki doğrudan etkisi düşünüldüğünde, bir istatistik tartışmasının ötesine geçen sosyal-sınıfsal bir meseleyle karşı karşıya olduğumuz açık. Tam da burada DİSK’in TÜİK’e karşı açtığı ve kazandığı davaların hikâyesi önem kazanıyor. Daha önce defalarca yazdım. Konunun önemine binaen bir kez daha, bu kez Kafka evreniyle anlatmaya çalışayım.
KAFKA ESKİ BİR TÜİK GARABETİ
Kafka’nın Dava romanında tasvir ettiği karanlık, distopik, bürokratik, adaletsiz ve absürt yargı evreni; görünüşte yasalarla düzenlenen ancak fiiliyatta görünmeyen, hesap vermeyen ve ulaşılamaz bir mekanizmanın işlediği otoriter rejimlerin evrensel bir alegorisidir. Ülkemizde son zamanlarda giderek artan hukuki belirsizlik, keyfi tutuklamalar, uzun yargılama süreçleri, dosyaya erişim engelleri, masumiyet karinesinin yok edilmesi, medya aracılığıyla yargılama ve yargının siyasallaşması gibi olgular, Dava’daki kurgusal evrenin sadece edebi bir alegori olmadığını gösteriyor.
Bu bağlamda ele alacağım DİSK-TÜİK dava zinciri, bahsedilen Kafkaesk tablonun en çarpıcı örneklerinden biridir. Bu hikâye bir yandan enflasyon hesabının teknik boyutunu deşifre ederken, diğer yandan kesinleşmiş yargı kararlarının idare tarafından nasıl hiçe sayıldığını, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru rejimindeki çelişkilerini ve sonuç olarak hukukun üstünlüğünün nasıl ayaklar altına alındığını bir kez daha göstermesi bakımından son derece öğreticidir. Hukukun esasen rafa kaldırıldığı, yasal prosedürlerin yalnızca kırıntılarla yürütüldüğü bu bitmeyen yargılama hâli, bu hikâyede bir istatistik kurumu ile bir işçi konfederasyonu arasındaki mücadele üzerinden ete kemiğe bürünüyor.
TÜİK’İN ŞEFFAFLIK VE HUKUK ALERJİSİ
TÜİK’in enflasyon hesabına ilişkin şeffaf davranmaması ve yargı kararlarına uymamasıyla ortaya yalnızca istatistiki garabet değil, aynı zamanda hukuksal bir kriz de çıkıyor: Devlet, kendi resmi istatistiğinin nasıl üretildiğini yurttaşlarından ve bu konuda elinde kesinleşmiş yargı kararı olan bir işçi konfederasyonundan saklayabilir mi? Maalesef saklıyor!
Bu krizin temelinde TÜİK’in enflasyon hesabına ilişkin şeffaf davranmaması yatıyor. Kurum, yıllar boyunca enflasyona esas ortalama madde fiyatlarını yayımlarken, 2022’den itibaren bu verileri kamuoyuna kapattı. Böylece enflasyon hesabının detayı bir sır haline geldi. Sendikalar, meslek örgütleri ve bağımsız araştırmacılar, artık TÜİK’in açıkladığı manşet enflasyon oranları ile bu oranlara nasıl ulaşıldığını gösteren madde bazlı fiyat verileri arasında bağ kuramıyor.
DİSK, TÜİK’in Haziran 2022’de enflasyona esas madde fiyat listesini açıklamayı durdurması üzerine bilgi edinme başvurusu yaparak bu bilgileri TÜİK’ten istedi. Ama TÜİK bu talebi reddetti. DİSK’in Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’na yaptığı itiraz da reddedildi. Bunun üzerine DİSK, bu kararın iptali için idari yargıda dava açtı. Ankara 6. İdare Mahkemesi 31 Mart 2023 tarihli ve 2022/2383 esas sayılı kararıyla DİSK’i haklı buldu ve TÜİK’in ret işlemini iptal etti. Bu karar, yalnızca DİSK’in değil, kamuoyunun TÜİK verilerine erişim hakkı bakımından da ilkesel bir nitelik taşıyordu.
Mahkeme, talep edilen verilerin TÜİK’in görevi gereği elinde bulunması gereken istatistiksel bilgiler olduğunu, yıllardır yayımlanmış veriler olduğunu vurguladı ve bilgi edinme talebinin reddini hukuka aykırı buldu. Bu karara karşı TÜİK istinafa gidince bu kez Ankara Bölge İdare Mahkemesi 12. İdari Dava Dairesi TÜİK’in istinaf başvurusunu reddetti ve karar kesinleşti. TÜİK yenilen pehlivan misali bu kez Danıştay Başsavcılığı’na “kanun yararına bozma” için başvurdu, bu talep de reddedildi.
Böylece olağan ve olağanüstü tüm yollar tükendi, idare mahkemesinin iptal kararı kesinleşti. Yani normatif düzeyde artık tereddüt yoktu: TÜİK madde fiyat listesini açıklamak zorundaydı.
Standart bir hukuk devletinde bundan sonrası oldukça nettir. İdare (TÜİK) mahkeme kararını geciktirmeksizin uygulamak zorundaydı. TÜİK, artık ortalama madde fiyat listesini açıklamakla yükümlüdür. Anayasa’nın ve İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun hükümleri açıktır. Yargı kararı 30 gün içinde uygulanmak zorundadır. Ancak Türkiye’de son yıllarda işler böyle yürümüyor maalesef. Sıradan bir bürokratik makam, tartışmasız biçimde kesinleşmiş yargı kararlarına bile uymayabiliyor. İşte size Kafkaesk yargı düzeninin şahikası.
KARAR VAR SONUÇ YOK!
DİSK, TÜİK’e yaptığı başvurularda, Ankara 6. İdare Mahkemesi ile Ankara BİM 12. Daire’nin onama kararının gereğini yerine getirmesini talep etti, ancak TÜİK umursamadı.
DİSK, bu durum karşısında ceza hukuku yoluna da başvurdu. TÜİK Başkanı ve ilgili kamu görevlileri hakkında, mahkeme kararını uygulamamak suçundan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Savcılık, Memur Soruşturmaları Bürosu aracılığıyla verilen 6.6.2024 tarihli kararda soruşturma açılmasına yer olmadığına hükmetti. Böylece açık bir yargı kararına direnen idare, ceza hukuku bakımından da yaptırımsız bırakılmış oldu.
Böylece bir idari merciinin Anayasa ihlali yaptırımsız bırakılmış oldu. Anayasa’nın 138. maddesi, hukuk devleti açısından kritik bir hükümdür. Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez. Ortaya bir hukuk garabeti çıkıyor. Normatif düzlemde mahkeme kararı var fakat fiili düzlemde ise idare bu karara uymuyor. TÜİK yönetimi Anayasa’ya, yasalara ve yargı kararlarına karşı direniyor.
Kabul edilemez ve suç olmakla birlikte, siyasal soruşturma ve davalarda çeşitli mercilerin hukuksuzluk cüretinin meselenin siyasal yönünün önemiyle paralel olduğu düşünülebilir. Peki nasıl oluyor da ekonomik-istatistiki meselelerle ilgili bir davada TÜİK yöneticileri hukukun kapılarını kapatıp, bildiklerini okuyabiliyor? Kendilerini hukuk ve Anayasa üstü görebiliyorlar. Bu gücü nereden alıyorlar? Bir dokunulmazlık ve koruma zırhları olduğunu düşünüyor olmalılar. Nitekim olayların gidişatı bunu kanıtlıyor.
AYM’NİN TEZATI
DİSK, sorunun yalnızca bilgi edinme hakkıyla sınırlı olmadığını; yargı kararlarının uygulanmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ve etkili başvuru hakkının da ihlal edildiğini belirterek son çare olarak Anayasa Mahkemesi’ne başvuruyor. Çünkü başvurucunun yalnızca bilgi edinme hakkı değil, mahkeme kararlarının etkinliği ve bağlayıcılığı bakımından adil yargılanma hakkı ve etkili başvuru hakkı da fiilen anlamsızlaşmıştır.
Ne var ki Anayasa Mahkemesi, DİSK’in bu başvurusunu bireysel başvuru kapsamında görmeyip usulden reddetti. AYM, bu tür yargı kararlarının uygulanmaması sorunlarını bireysel başvuru alanının dışında tutarak, kendisini idarenin hak ihlallerini denetlemekten geri çekmiş oldu.
Buradaki tezat çarpıcıdır. AYM, kendi ihlal kararlarının alt derece mahkemeleri tarafından uygulanmamasından haklı olarak yakınan bir yüksek mahkemedir. Kendi kararlarının uygulanmamasını anayasal düzenin bozulması olarak değerlendiren AYM, söz konusu idari yargı kararlarının uygulanmaması olduğunda, bunun hak ihlali olduğunu kabul etmiyor. Böylece TÜİK ve savcılık garabeti üstüne bir de AYM garabeti eklendi.
AYM’den usulden ret kararı çıkmasının ardından DİSK, yargı kararının uygulanmasını sağlamak için bu kez yeniden idari yargıya başvurmak zorunda kalıyor. Bu yeni dava -bir iptal kararının uygulanmamasına karşı, kararın uygulanması için yeni bir dava açmak- hukuken son derece tuhaf bir durumdur. Kafkaesk tablo böylece yeni bir boyut kazanıyor.
Bu başvuruyu inceleyen ilgili Ankara idare mahkemesi çoğunlukla başvuruyu reddetmiş durumda. Yerel idare mahkemesinin bu red kararı idari yargının varlığını reddetmekle eş anlamlıdır. Bir idare mahkemesi bir başka idare mahkemesinin kararının uygulanmaması konusunda açılan davada kayıtsız kalmaktadır. DİSK bu kararı da istinafa taşıdı. Dosya şimdi Ankara Bölge İdare Mahkemesi kapısında bekliyor.
Böylece mahkemenin ilk iptal kararının üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, yargı normatif düzlemde “DİSK haklıdır” demesine rağmen bu haklılığın somut karşılığı hâlâ yoktur. DİSK davayı kazanmıştır, ama kazanılmış kararın uygulanması için yeni davalar açılmakta, yeni yeni kapılarda beklenmektedir. DİSK-TÜİK dosyasında gördüğümüz, tam da bir ara rejim meselesidir. Yasalar şeklen vardır ama hukuk rafa kaldırılmıştır. Bir normun veya kararın lafzen varlığı ile iktidarın tutumu arasındaki mesafe, başka davalar yanında DİSK-TÜİK davası üzerinden de çıplak biçimde görünüyor.
BİLGİ, İKTİDAR VE SINIF
Bu anlatıyı salt bir “hukuk tekniği” tartışması olarak görmek yanıltıcı olur. TÜİK’in enflasyona esas madde fiyat listesini açıklamaması, doğrudan sınıfsal güç ilişkileriyle ilgili bir meseledir. Enflasyon, Türkiye’de ücret rejiminin temel belirleyenlerinden biridir; asgari ücret artışları, toplu sözleşme pazarlıkları, emekli aylıklarının ve sosyal yardımların ayarlanması, büyük ölçüde TÜİK’in açıkladığı oranlara referansla yürütülmektedir.
Bu bakımdan TÜİK’in enflasyon hesabında hangi madde fiyat seviyelerini esas aldığı yalnızca teknik bir istatistik sorunu değil; sınıflar arası bölüşüm mücadelesinin çekirdeğidir. DİSK’in veriye erişim ısrarı, bu nedenle “bilgi edinme hakkı” üzerinden dile getirilen, ama özünde emek lehine şeffaflık ve denetim talebidir.
TÜİK’in yargı kararına uymaması, savcılığın hukuksuzluk karşısında işlem yapmaması, AYM’nin başvuruyu bireysel başvuru alanı dışında görmesi, ikinci idari davanın yerel mahkemede reddi ve davanın istinafta beklemesi, meselenin teknik bir mesele değil önemli bir sosyal ve sınıfsal çatışma hattı olduğunu gösteriyor. Böylece resmi istatistikler, hukuken kamusal, fiilen ise iktidarın kontrol ettiği bir güç kaynağı haline geliyor. Bu nedenle bu meselenin esas çözümü hukukun labirentlerinde değil sosyal-siyasal güç dengeleriyle mümkündür. Bir hukuksal norm veya karar ardında güç yoksa işe yaramaz.
TÜİK’E NEDEN GÜVENELİM?
TÜİK’e güvenin diplerde olduğu biliniyor. Çeşitli kamuoyu araştırmaları bunu fazlasıyla ortaya koyuyor. TÜİK’in yargı kararlarını hiçe sayan, kendilerini “lâyüsel” sayan yönetimi TÜİK’e güveni bizzat yok ediyor. TÜİK yönetimine iki önerim var:
Birincisi, eğer yaptıkları işlerin doğruluğuna güveniyorlarsa kamuoyunda kendilerine olan güveni de ölçsünler ve boylarının ölçüsünü alsınlar. Halep oradaysa arşın burada! Bakalım toplum TÜİK’e ne kadar güveniyor ve neden güvenmiyor.
TÜİK yönetimine ikinci önerim ise şudur: İleride Hukuka Giriş derslerinde bir garabet olarak okutulacak bu yargı kararlarına meydan okuma tavrını terk etsinler. Bu kadar mağrur olmasınlar. Birer kamu görevlisi olarak yargı kararlarını uygulamamanın suç olduğunu idrak etsinler. Hem madde fiyat listesini hem de enflasyon mikro verisini açıklasınlar. Şeffaflık kurumun, yargı kararlarına uymak yönetimin yararınadır. Yoksa hukuka güvenmeyen, hukuk kurallarına uymayan bir kurumun verisine kamuoyu neden güvensin?
Mart 2026 TÜFE’si etrafındaki şaşkınlık, yalnızca “enflasyon kaç çıktı” sorusuna verilen yanıttan kaynaklanmıyor. Aynı zamanda “bu oran nasıl hesaplandı ve bu hesabın denetlenmesi hukuken mümkün mü” sorusuyla yakından ilgilidir. Bu uzun ve katmanlı dosya, yalnızca bir sendika konfederasyonu ile bir istatistik kurumu arasındaki teknik çekişme değil, hukukun üstünlüğü ve sınıf meselesinin ta kendisidir.
