Akın Gürlek: Mahkeme, iktidar ve tasfiye
Bu yazıda, Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olmasının yarattığı tartışmayı hukukun mahkeme, iktidar ve tasfiye arasındaki gerilim üzerinden ele alıyorum.
Mahkemenin siyasal baskı ve tasfiye aracı olarak nasıl işlediğini, tarihsel ve yapısal bir çerçevede tartışacağım.
Bu amaçla önce Moskova Duruşmaları’nı, ardından 12 Eylül’den CİMER’e uzanan evrensel ve yerel örneklerle Türkiye’de hukukun seçici ve işlevsel kullanımını, güç dengeleri bağlamında inceleyeceğim.
Moskova Duruşmaları (1936–1938), Stalin döneminde Sovyetler Birliği’nde görülen ve eski Bolşevik önderler ile çeşitli parti ve devlet görevlilerini kapsayan yargılamalardır. Bu duruşmalar, o dönemdeki diğer ülkelerin hukuk süreçlerinden farklı bir toplumsal ve siyasal ilişki zemini üzerinde gerçekleşmiştir.
Birinci fark, Sovyetler Birliği’nin kapitalist toplumu sosyalist devrimle aşmış olması ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırmış bulunmasıdır. İkinci olarak, devrimi gerçekleştirmiş ve deneyimli kadrolara sahip parti içinde ciddi siyasi gerilimler ortaya çıkmıştır.
Sovyetler Birliği’ndeki konumunu muhafaza etmek ve kendisine daha fazla ekonomik ve toplumsal avantaj sağlamak isteyen devlet ve parti bürokrasisinin, Stalin önderliğinde yürüttüğü mücadele giderek belirginleşmiştir.
Partinin demokratik kongreleri üzerinden yürüyen tartışmaların yerini, Stalin’in isteklerine uygun, mahkeme salonlarının ve İçişleri Halk Komiserliği'nin (NKVD) belirleyici olduğu bir süreç almıştır.
Bu mücadelenin önemli bir kısmı mahkemelere taşınmış; bu nedenle söz konusu süreç, geniş bir olaylar dizisi üzerinden önemli veriler sunmaktadır. Bu durum, günümüz Türkiye’sindeki mahkeme süreçlerini anlamak açısından da açıklayıcı bir çerçeve sağlayabilir. Yargılama süreçlerinde akla gelinebilecek en kötü deneyimleri Moskova duruşmalarında görebildiğimiz için, aynı zamanda bu Türkiye’deki uygulamaların yöntemsel sınırlarını ve potansiyellerini gösterebilmektedir.
1928’den itibaren uygulanan hızlı sanayileşme ve zorunlu kolektifleştirme politikaları Sovyet toplumunda derin ekonomik ve toplumsal sarsıntılara yol açtı. Kırsal alanda özel mülkiyetin tasfiyesi, kolhoz sistemine geçiş ve geniş çaplı sürgünler üretim kesintilerine ve ciddi insani kayıplara neden olurken, sanayi alanında ise iddialı plan hedefleri teknik yetersizlikler, deneyimsiz işgücü ve organizasyon sorunları nedeniyle sık sık aksadı.
Üretim düşüşleri, kazalar ve plan hedeflerinin tutturulamaması gibi sorunlar, resmi söylemde çoğu zaman “sabotaj” ve “karşı-devrimci faaliyet” çerçevesinde açıklanarak ekonomik aksaklıklar siyasal düşman anlatısıyla ilişkilendirildi. Troçki, İhanete Uğrayan Devrim kitabında, izolasyonda kalmış ülkenin zorunlu olarak ekonomik zorluklarının ortaya çıkacağını söylüyordu ve bürokrasinin bu sorunu siyasi analizden bireysel kriminal eylemlikler düzeye taşındığına da dikkat çekiyordu.
1934’teki 17. Parti Kongresi ilk anda “Kazananlar Kongresi” diye anılıyordu; çünkü rejim, Birinci Beş Yıllık Plan’ın başarısı, sanayileşme ve kolektivizasyonun tamamlanması, muhalefetin yenilgiye uğratıldığı ve sosyalizmin zaferinin tescillendiği fikrini bu kongre üzerinden ilan ediyordu. Ancak bu kongrede Stalin’e beklenenden fazla karşı oy çıktığı ve Kirov’un da aralarında bulunduğu bazı isimlerin daha az olumsuz oy aldığı biliniyor.
Sonraki yıllarda ise kongrede seçilen delegelerin ve Merkez Komite kadrolarının çok büyük bir kısmı tasfiye edildiği için, tarih yazımında aynı kongre ironik biçimde “Vurulanlar” ya da “İdam Edilenler Kongresi” olarak da anılmaya başlanmıştır.
Vadim Rogovin’in 1937: Terör Yılı (Almanca baskısı: 1937 – Jahr des Terrors) kitabında Moskova duruşmaları klasik anlamda bir yargılama değildir. Beklenilen mahkeme olayları aydınlatır, delil toplar, çelişkileri sınar, tanık ve sanık ifadelerini denetler. Oysa 1936’dan itibaren görülen büyük davalarda – özellikle “16’lar davası” diye bilinen Zinovyev–Kamenev yargılamasında – mahkeme salonu bambaşka bir işleve bürünür: Delilin yerini itiraf alır.
Belge yoktur, maddi kanıt yoktur, bağımsız doğrulama yoktur; buna rağmen “hakikat” varmış gibi sunulur. Bu “hakikat”, sanıkların birbirlerini suçlaması ve kendilerini suçlamasıyla üretilir. Rogovin bu durumu, mahkemenin hakikati arayan değil, hakikati sahneleyen bir yere dönüşmesi olarak okur.
Bu noktada Douglas Greene, Stalinizm ve Satürn’ün Diyalektiği (İngilizce baskısı: Stalinism and the Dialectics of Saturn) adlı çalışmasında yaptığı kavramsal müdahale önemlidir. Ona göre bu duruşmalar, yalnızca “itiraf üretimi” değil, aynı zamanda Fransız Devrimi sonrası Thermidor döneminde görülen türden bir “amalgam” tekniğinin uygulanmasıdır. Amalgam, birbirleriyle siyasal olarak farklı hatta karşıt konumlarda bulunan aktörlerin tek bir “süper komplo” içinde birleştirilmesidir.
Troçkistler, sağ muhalefet, yabancı servisler, faşistler, milliyetçiler - hepsi aynı merkezden yönetilen bir ihanet ağına dönüştürülür. Böylece muhalefet artık siyasal bir rakip değil, kriminal bir yapı olarak kodlanır. Bu teknik, yalnızca bireyleri değil, alternatif siyasal hatların tamamını tasfiye etmeyi mümkün kılar.
Bu itirafların kendiliğinden doğmadığı, belirli bir yöntemle üretildiği fikri Rogovin’de merkezi bir yer tutar. Stalin döneminin gizli polisi ve iç güvenlik aygıtı NKVD sorgusu, bir “itiraf üretim hattı” gibi çalışır. Günlerce süren sorgular, uykusuz bırakma, izolasyon, korku ve belirsizlik, “zaten karar verildi” duygusunu yerleştiren bir kuşatma yaratır ve hayatta kalma içgüdüsüyle kendisine dayatılan kurgunun içine çekilir.
Açık mahkemeler aynı anda iki kitleye hitap eden siyasal bir sahne olarak çalışır. Parti içine verilen mesaj nettir: kKmse güvende değildir; en yüksek kadrolar bile “vatan haini” ilan edilebilir. Bu, korku ve itaat üretir. Dış dünyaya verilen mesaj ise “bakın, hukuken yargılıyoruz; her şey açık; sanıklar bile kabul ediyor” biçimindedir.
Bu sahnenin etkili olabilmesi için suçlama dili sürekli büyütülür ve mutlaklaştırılır. İlk başta “iktidar hırsı” gibi çerçeveler dolaşırken kısa sürede iddialar Gestapo ile bağ, SSCB’nin savaşta yenilmesini isteme, kapitalizmi geri getirmeye, Stalin’i öldürmeye, ülkeyi bölmeye çalışma gibi ağır ithamlara dönüşür. Eski Bolşevik önderlerden olan ve mahkemeye çıkarılan Radek gibi figürlerin propaganda dili, Stalin’e karşı olmayı neredeyse doğrudan faşizme hizmet etmekle özdeşleştirir.
Tek bir olay, Kirov cinayeti gibi, defalarca yeni “merkezler” ve yeni “terör” iddiaları için meşruiyet kaynağına çevrilir; terör bir kez açıldığında, yeni hedeflerle durmaksızın işleyen bir makineye dönüşür. Böylece sanık yalnızca “yanlış yapan” değil, “insanlık düşmanı” gibi bir konuma yerleştirilir; bu da hem infazı kolaylaştırır hem de seyircide “hak etti” duygusunu........
