Buluştuğumuz yer neresi? |
“İnsan özgür doğar ama her yerde zincire vurulmuştur; barış, bu zincirlerin adil biçimde çözülmesidir.” Jean-Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, (1762).
İstanbul’daki Cem Karaca Kültür Merkezi’nde, 29 aydın ve yazarın çağrısıyla düzenlenen “İkinci Yüzyılda Cumhuriyet’in Demokratik Dönüşümü Konferansı” dün (14 Haziran) sona erdi.
İki gün boyunca süren konferansta, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında demokratikleşmenin olanakları, mevcut çözüm süreci, kadınların ve LGBTİ ’ların yurttaşlık deneyimleri, ekoloji ve emek mücadeleleri ile katılımcı demokrasi perspektifleri çerçevesinde ele alındı.
Yeni yüzyıla demokratik çağrı
İmralı Heyeti Üyesi Faik Özgür Erol’un konuşmasında da vurguladığı üzere, barış için atılan her adımın taşıdığı “erdem” boyutu dikkate alındığında, konferans yoğun bir emeğin ve hazırlığın ürünüydü. Aydınlar ve yazarların yanı sıra, mevcut sürecin yürütücülerinden Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) de konferansa güçlü bir dayanışmayla katkı sundu. Ancak tüm bu çabaya rağmen, demokrasiden, barıştan ve barışın toplumsallaşmasından ne anladığımız ve bunun hangi toplumsal-siyasal zemin üzerinden inşa edileceği sorusu, konferansın ardından zihnimde asılı kalan ve bir türlü aşağıya çekemediğim soru işaretlerinden biri oldu.
Konferans, mümkün olduğunca kapsayıcı olma ve birbirini kesen mücadeleleri bir araya getirme iddiası taşısa da, bazı yapısal sorunların aşılamadığı ve ne yazık ki yer yer hâlâ yerleşik ezberlerin yeniden üretildiği görüldü. Kaldı ki ilk kez gerçekleştirilen buluşma, bazı katılımcıların da vurguladığı üzere, aslında oldukça gecikmiş bir girişim niteliğindeydi.
Sorumluluk ve temsil meselesi, konferansın en görünür gerilimlerinden biri olarak öne çıktı. Çoğunlukla Kürtlere, DEM Parti’ye yönelen beklentilerin ve yüklenen misyonların, farklı bir özneleşme biçimine evrildiğini söylemek keşke mümkün olsaydı. Konferansa katılan siyasetçilerin önemli bir bölümü, özellikle DEM Parti eş başkanları ve milletvekilleri ya da toplumsal hafızada güçlü bir yeri olan Kürt siyasetçiler üzerinden temsil edildi. Türkiye sosyalist hareketinin farklı bileşenleri temsili düzeyde yer alsa da, örgüt ve partilerin tabanlarından güçlü bir katılımın eksikliği dikkat çekiciydi. Ki Kürt siyasetçi Ahmet Türk, tüm yorgunluğa rağmen katıldığı konferansta, konuşmasını “Bu sürecin iyi işlemesi ya da başarılı olması için değerli Türkiye demokratlarına, devrimcilerine, sosyalistlerine ihtiyacımız var. Biz birlikte bunu aşabiliriz,” sözleriyle sonlandırmışken.
Sürecin diğer asli aktörlerinden AKP-MHP ittifakı ise konferans özelinde söz kurma zahmetine dahi girişmemişti. Haliyle CHP lideri Özgür Özel’in, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın ve Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun konferansa gönderdiği mesajlar kıymetli bir yer tuttu.
Pakrat Estukyan, Bekir Ağırdır, Abbas Vali, Yıldız Tar, Bahadır Özgür, Neslihan Acar ve Diba Keskin gibi isimlerin konferansa katkıları hem entelektüel açıdan ufuk açıcı hem de salonda güçlü karşılık bulan konuşmalar oldu ve konferansın sonunda da elbette önemli tespitler ortaya çıktı. Ancak bugün Türkiye’de geniş muhalif kesimlerin önemli bir bölümü bu tespitlere zaten aşina. Keza sorun teşhisin kendisinde değil, teşhisten sonra ne yapılacağı sorusunda düğümleniyor. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında, “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” ikinci yılına girerken, devletin atmamakta ısrar ettiği adımların yarattığı sınırlılıklar elbette göz ardı edilemez. Ancak tam da bu nedenle, daha dönüştürücü, daha özgün ve farklı özneleşme biçimlerini mümkün kılan yeni bir tartışma zemini artık ertelenebilir olmaktan çıkmış değil midir?
Şahsi fikrimce Cumhuriyet’in demokratik dönüşümü üzerine konuşmak, her şeyden önce siyasal bir hayal gücü, heyecan gerektiriyor. Fakat iki gün boyunca süren konferansın ardından benim için geriye kalan, tam da bu........